hastalıklı düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalıklı düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2011 Perşembe

SUS!


Bana sadece “sus!” dediler. Sadece susmayı dayattılar.

Haksızlıklara sesini çıkarma, “sus!, otur!”.
Oysa ben haksızlıklara tahammül edemeyecek kadar deli doluydum, gururluydum.
Sonra güldür güldür öfke kustum. Yine “sus!” dediler.

Susmadım, saldırdılar, “sus!, otur!” dediler.
Susmadım, oturmadım, saldırdılar.

Kendimi küçük bir kutunun içinde tıkılmış kıldılar.
Çığlıkları gözyaşlarında saklı, tek suçu susmamış olan.

Genzim tıkalı, gözlerim şiş, dudaklarım kocaman. Ruhum sıkışıyor.

Saçlarım ıslak, başımın ağrısına ağrı katıyor.

Mutsuz biri oldum ben, umutsuz, isteksiz.

Susturulamamış, bastırılamamış isyanlarımın yenik kahramanı.

18 Mart 2010 Perşembe

kendini tenkit et!

Kendine söz geçiremediğin zamanlar olmuştur eminim.Başın götün ayrı oynuyordur. Düşünmeden hareket ettiğin, arada farkında vardığın ama yine de devam ettiğin hareketler vardır elbet kandırma bizi. İşte insan bu durumlarda kendi kendini tenkit edebilmeli, bunun için bir şeyler yapabilmeli bence. Mesela ben sapıtıyorum bu aralar, garip garip düşünceler geliyor aklıma..HALLENİYORUM. Kendime bir yol buldum ben. Herkes kendine sahip çıksın, akıllı olsun..en azından bunun için uğraşsın diye sizle paylaşıyorum.Şimdi aç bi tane word dosyası kendine...ister kötü özelliklerini ve hatalarını, aaama bence... yapman gerekenleri ve kendine aşılaman gerekenleri en büyük puntoda yazmaya başla.Yaz yaz üşenme sayfalarca yaz.Sonra başa git aşağıya kadar yine üşenmeden okumaya başla.Rengini KIRMIZI yaparsan senin için daha uyarıcı olur.Gayet basit ve istikrarlı olursan güzel bir yöntem.
Çünkü insanlar her zaman sana destek olamaz, her zaman saçmalamanı engelleyemezler.Kendi kendini gaza getirmen ve güçlü kalman gerekiyor.E en nihayetinde şu naciz bedenin ve ruhundan sen sorumlusun ÇABUK TOPARLAN!
















örn; tenkit içerikli word sayfası (temsili)

Tedavide başarılar dilerim efenim.












Bu arada alakasız ama şu mor koltuk benim olsa ne güzel olurdu lan.


7 Şubat 2010 Pazar

AMU (Ad-Meslek Uyumu)

Bazen saçma şeylere takılıyorum evet. Ama bu seferki takıntı değil de bir sanılgı olabilir evet.
Konuya gelirsek artık, hani böle bazı isimler vardır, sahibinin yaptığını işle acayip uyum sağlar. Başka bir ismi olsaydı o mesleği yapmazdı gibine gelir. Gibime gelir daha doğrusu.
Mesela bir Osman Sınav'ı manav olarak düşünemem, ya da bir Hülya Avşar'ı terzi olarak göremem ben. Okan Bayülgen'in muhasebeci olduğunu ya da...
O isimler o işler için yaratımış diye düşünürüm, sonra kafayı yediğimi düşünürüm.
Sıra kendime gelir sonra, "bir Pelin İpçioğlu'ndan ne olur lan?" diye sorarım kendime. Sonra "bir bok olmaz lan" der karamsarlığa düşerim.
Aslında yönetmenliğe yakışır bi adım var lan. Düşün bi roll caption'da YÖNETMEN PELİN İPÇİOĞLU falan.Ayy heyecan yaptım. Aslında sonu "oğlu" ile biten soyadlarını şanssız buluyorum ben. Fazla özel ve akılda kalıcı değiller bence. Ama benimki öyle değil lan. Bi kere adımla soyadım arasında ulama var, yani akıcı oluyor bayaa(bkz. peli nipçioğlu).Tamam daha fazla saçmalamadan gidiyorum by.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Şahsıma münhasır aşk paydaları...

Aşk bir zehir, bir uyuşturucu.Yavaş yavaş bedeni, benliği, zihni her şeyi ele geçiren bir virüs. Başlangıçta hep güzel hayaller görmeni sağlayan, dozu arttırdığında enteresan bir melankoliye ve paranoyaya sürüklenmeni sağlayan bir şeytan vesvesesi.Ama aşk iyidir, yaşadığını hissetirir, seni belki de hiç ummadığın davranışlara sürükler, kendini tanıyamassın. Kimse seni tanıyamaz.
Mutluluğunu da, endişelerini de, kıskançlıklarını da, kızgınlıklarını da, öfkelerini de hep en uçlarda yaşarsın.
O'na karşı hep olduğundan daha ılımlı ve anlayışlı olmaya çalışırsın ama beceremezsin de çoğu zaman, zaten farkında da değilsindir naptığının.
Çabalarsın daha iyisi için, yeri gelir o'nun adına da düşünür taşınırsın.
Sürekli sevgini göstermek istersin, bunu çok ilginç şekillerde anlatabilmek adına beynin bir makine gibi çalışır durur. O kadar çok düşünürsün ki sadece düşündüğünü ve aslında hiçbir şey yapmadığını farkedersin bir süre sonra, sonradan akıllanırsın.Sahiplenirsin, kendini o'na ait hissedersin, ama garip bir çekinme duygusu da vardır içinde, belki de hep olacak, aşkı tatlı kılan bir mesafe...bir utanma..bir arlanma.
Alışverişe çıkarsın, bi bakarsın kendine değil o'na bir şeyler bakıyorsundur.
Kendinle ilgili şeyler hakkında iki kişilik düşünmeye başlarsın...
Özlersin çok, hele yalnızken, hele uyurken.Nasıl da yanında ararsın ama...
Gözlerin dolar o'nu düşünürken, abartıp ağlarsın, tutamazsın.
Merak edersin, telaş edersin, endişe edersin, "sıkıyor muyum acaba?" dersin, az biraz geri çekersin kaplumbağa gibi kendini.
Sevgini çok fazla gösterdiğini düşünür bazen "o beni daha mı az seviyor, abartıyor muyum?" dersin kendine. Yine çekilmece...
O'na olan özlemin arttıkça daha da sinirli bir insana dönüşürsün. O'nu görünce anında pamuk gibi olursun.
Ağzından çıkacak iki güzel söz için gözlerinin içine bakarsın, düşersin, boğulursun, kaybolursun. Yine "o" tutup çıkarır seni elinden.
O'nu düşünmekten uyuyamaz sabahı sabah edersin.
Sahiplendikçe daha da korkarsın kaybetmekten...sonra tependeki kara bulutları savuşturursun pespembe hayallerinle...
Daha çok düşünürsün, anlayabilmek için beyninin sınırlarını zorlarsın.
Sakin biri olmayı öğrenirsin.
Özlemeyi öğrenirsin.
Sabrı,
Fedakarlığı,
Sevmeyi,
Sevilmeyi,
Empati yapmayı,
İnce düşünmeyi,
Sevgili olmayı,
İki kişilik yaşamayı,
Öğrenmeyi,


...öğrenirsin.
Öğreniyorum.

12 Kasım 2009 Perşembe

HANİ MARJİNAL BİZDİK?

İnsanlar ne kadar dışardan bakıldığında muhafazakârlarsa aslında bana göre o kadar sapık ve acımasız olabiliyorlar.Misal verirsek "burası küçük yer, dedikodu çıkar" derler mesela insanlara en olmadık en acımasız iftiralar atarlar adına da sevimlileştirme adına "dedikodu" derler.Hacı, hoca denilen adamların gözlerinin hep çoluk çocukta olduğunu görürürz (bkz.hüseyin üzmez).Tarikat başları cemaate "şeyini" öptürür. Sonra giderler 4-5 kadınla evlenip(!) harem kurarlar kendilerine. Muhafakazar dediğimiz o küçük yerler, köyler, kasabalarda kardeş çocukları olan yeğenler kuzenler birbirlerine sarkar, elleşir, ana babaları da onları birbirleriyle evlendirirler."Berdel" dedikleri töreye göre kadın kocası öldüğünde onun erkek kardeşiyle evlenmek zorundadır..Yine miras ya da kan davası meselelerinde kadınlar hep piyon olarak kullanılır.Şehirdeki adı "hayat kadınlığı" olan şeyin köydeki adı "başlık parasıdır". Hem de açık arttırma usulû.En fazla kim para verirse kızı o alır. Babası da yine şehirde "pezevenk" dediğimiz konumdadır.Dul kalan kadınlara esnafı, komşusu "abi" dediği adamlar sarkar, dul kalan kadının kendini erkeklere peşkeş çekeceği düşünülerek...Hani gelenekçiler ya hani muhafazakârlar ya...hep ondan işte.Sonra parklarda gördüğümüz dinibütün kapalı kızlarımızın erkeklerin kucaklarında yiyişmeleri de hep bu yüzden. Meğer biz yanlış anlamışız her şeyi arkadaşlar.

Biz şehirliyiz, biz moderniz, biz avrupaiyiz...ama bizler kardeşleriminiz eşlerine göz koymuyoruz, kuzenlerimizle, yeğenlerimizle olması gerektiği gibi kardeşçe büyüyoruz.Evliliklerimizi onurumuzdan vazgeçerek yapmıyoruz.
Şimdi bütün bunlar yüzünden mi "inançsız ya da inancı yarım" deniyor biz metropol insanlarına?
Cem Yılmaz'ın dediği gibi; "HANİ MARJİNAL BİZDİK?"

28 Ekim 2009 Çarşamba

Hepimiz Okan Bayülgen'iz !!


Çok yönlü bir adam Okan Bayülgen...Bunu gözümüzün içine sokuyor zaten sağolsun, kabul ettik artık. O'nu programcı olarak tanıdık daha sonra da sinema filmlerinde gördük. Aklını kullandı, kendini geliştirdi, çevre edindi ve tepeye çıkması da zor olmadı. Zor olmadı derken şu güne gelmesindeki emeklerini görmezden gelmiyorum tabi. Hoş bir ses tonuna sahip olan Okan Bayülgen reklamlar olsun sinema filmleri olsun bir çok seslendirme işlerinde de bulundu ve devam da ediyor.Fotoğrafçılıkla da ilgilenen Okan, reklam yönetmenliği de yapmış bulunuyor.Yetenekli adam vesselam...onun yerinde olmak isteyen birçok insan vardır eminim. Kendisi karakteri ve entellektüel tarzıyla birçok kadın tarafından seksi ve karizmatik bulunuyor malum. Neyse bu kısımlar beni pek ilgilendirmiyor ama...Ama şöyle bir gerçek var. Bu kadar çok göz önünde bulunan ve hayatımızın her yerinde karşımıza çıkan bu adamın yüzü eskimedi mi sizce? Şu zamanlar oynamış olduğu "kanal(i)zasyon" adlı sinema filmi var mesela, tv'de göremeyeceğimiz şeyleri vaadediyormuş bizlere. Malum kendisinin medyaya ve basına olan -ki bence haklı- tepkisi zaten ortadaydı. Bu bakımdan isabetli bir proje olmuş onun adına. Ki yine de filmi izlemeyi düşünmüyorum. Fragman dediğimiz şey filmin en çekici sahnelerinin paketlenip sunulmuş halidir çünkü...Bana pek tad vermedi, birkaç bayat espriyle koca filmin ayakta tutulmaya çalışılması anlamsız bir çaba benim nezlimde..Yine de emeğe saygı diyoruz. Ne diyorduk..yüzü eskimedi mi artık sizce de Okan'ın ? Hafta'nın 3 günü program yapıyor artık...Eskiden tek programda sunduklarını açmış saçmış 3 güne yaymış. Hepsini de izledim aslında.Ama 2 haftadan sonra baymaya başladı. Ruhum sıkılıyordu resmen. Programının olmadığı günlerde bile reklamlarda onu görüyordum, onun oynamadığı reklamlardaysa sesini duyuyordum.Dışarı çıkıyordum bilboardlarda filminin afişleri ardarda...Aman allahım !!!! Yoksa yavaş yavaş Okan Bayülgen mi oluyordum ben....Domestos reklamındaki sesi kulaklarımda çınlıyordu...Okan'ın programı, Okan'ın sesi, Okan'ın çektiği fotoğrafları, Okan'ın filmi, Okan'ın çocuğu, Okan'ın çocuğunun ismi Okan'ın motoru, Okan'ın ikinci motoru............!!!!!!!

Eskiden pek sevdiğim adam için "sıkıldım artık bu adamdan yaa" derken buldum kendimi.
O biirrr kültür adamı o birrr sosyal sorumluluk adamııı o birrrr esprili o birrrr televizyon çocuğu....
O birrr aile babası...
Yeter.
Biraz uzak kalsan keşke, biraz şu televizyonu, sinemayı herneyse rahat bıraksan inzivaya çekilsen....güzel olmaz mı? Hani biraz özlesek seni? Hıı?
Şu "Türkiye'nin entellektüel adamı" ceketini az biraz çıkar yükünden, anladık başarılısın, duyarlısın, her şey hakkında bir bilgin bir yorumun var, "cool" sun. Ama fazla ortalıklardasın.
Seni görmekten SIKILDIM.

1 Eylül 2009 Salı

hayat için bir b planı yaptın mı?

Hayaller, hedefler, istekler peşinde koşturuyoruz.Emekliyoruz, sürünüyoruz kimi zaman yürüyoruz kimi zamansa ayaklarımız kıçımıza çarpa çarpa koşuyoruz varışa ulaşabilmek için.Kimimiz yarı yolda pes ediyor kimisi belki aynı hırsla belki bezmiş bir vaziyette devam ediyor yoluna.

Sürekli büyüyoruz, sürekli değişiyoruz, sürekli yeni şeyler öğreniyoruz. İsteklerimiz sürekli değişiyor, sevdiklerimiz de değişiyor, zevklerimiz, paylaşımlarımız...ihtiyaçlarımız.

Berbat bir sistemin parçasıyız, neyin ne olduğunu bilmeden çeşitli yollara itildik. Tercihlere zorlandık.
Ya da istemediğimiz şeyleri istiyormuşuz sandık. Senin için akıllı planlar akıllı bir yol haritası yapılmadı büyük ihtimalle. Öleceğimiz ve bu dünyada geçici olduğumuz gerçeğini düşünürsek şu kısa hayatta istemediklerimiz uğruna savaşmak ne kadar da saçma değil mi?

Şimdi şöyle bir bakalım bir elimizde aceleyle yazılmış çizilmiş buruşturulmuş bir hayat var.
Ötekindeyse bomboş ve bembeyaz....

Başkalarının hayalleri mi?
Yoksa kendikilerin mi?

22 Haziran 2009 Pazartesi

Nasıl yani ??!?

-Çocuk doğdu mu?
+Doğdu doğdu.
-Ee kız mı erkek mi?
+Kız oldu.
-E olsun, sağlıklı olsun da.

:S:S:S:S

Bu zihniyeti hiçbir zaman anlayamıcam, anlamakta istemiyorum aslında.
Hele kadınların bu anlayışa sahip olmaları cidden düşündürücü.
"Eğitim şart!" diye ne güzel söylemiş sayın Yılmaz.

11 Haziran 2009 Perşembe

Beklemeyapmadevamet...

Uyumayı bekle, otobüsü bekle, sınavların bitmesini bekle, arkadaşını bekle, askere giden yakınını bekle, doğum gününü bekle, kahve suyunun ısınmasını bekle, akşam dizinin başlamasını bekle, birilerinin olgunlaşmasını bekle, sınav sonuçlarının açıklanmasını bekle, çarşamba günü gelsinde uykusuz çıksın diye bekle, haftasonunu bekle, yazı bekle, sonra sıkılıp kışı bekle, saçını boya ve rengin tutmasını bekle, oje sür kurumasını bekle, sana aşık olmasını bekle, ona güvenmek için bekle, o sana güvensin diye bekle, aşkı bekle, meşki bekle, evlenmeyi bekle, çocuk bekle, çocuğun büyümesini bekle, çocuğunun okuldan gelmesini bekle, kocanın işten gelmesini bekle, patronunun seni terfi etmesini bekle, emekli olmayı bekle, hastalan sona iyileşmeyi bekle, hadi diyelim iyileşemedin ölmeyi bekle, öldün ahirette cennet/cehennemi bekle......

Hayat BEKLEMEKTEN ibarettir.

5 Haziran 2009 Cuma

bugün ben...

insanlara olan beklentilerimi sıfırladım çünkü;
sen onlardan bir şeyler beklerken "onlar" beklenmedik şeyler yapıp seni alt üst ediyorlar.

sev seni seveni...

Beni ekleyen "herkesi" izlemeye almıyorum evet.
Tam tersi olsaydı; size "seni seviyorum" diyen birine onu sevmediğiniz halde sadece karşılık vermek adına "bende seni seviyorum" demek gibi bir şey olurdu bu.

Bana katılan kaleye mum diksin.

16 Nisan 2009 Perşembe

Hayrola?

Bu yazımı Hande Yener "hayrola" eşliğinde yazıyorum evet.-Ee napiyim yani? +Ne bok yaparsan yap banane.

Bir süredir kendimde farkettiğim sorunlar başgösterdi.Nasıl tarif etsem hem psikolojik hem fizyolojik.
Böyle yolda yürürken ayak bileklerimdeki kaslar yanmaya başlıyor öncelikle, sonra kalp atışlarım hızlanıyor, nefes alamıyorum. Kulağımda müzik varsa özellikle daha da çok boğuluyorum.Sonra durduğumda bir yerde birden ateş basıyor ve sanki yoğun bir hava dalgası çıkıyor soluk borumdan dışarı.Yine boğulucak gibi oluyorum.
Otobüste gidiyorsam 15 dk sonra midem bulanmaya başlıyor, şoförün bastığı her frende sarsılıyorum resmen.
Kitap okuyorsam bulantım daha da artıyor. Midem adeta ağzıma geliyor.
Yükseklik fobim olduğunu biliyorum ama artık merdiven fobimde kendini belli etmeye başladı.
Merdivenlerden çıkarken bir derece ama inerken attığım her adımda ayak bileklerim kırılacakmış gibi hissediyorum. Sonra başım dönüyor. Hemen trabzana veya duvara tutunuyorum. Aşağı inerken sürekli merdivenden yuvarlandığımı hayal ediyorum kendime engel olamayarak.
N'oluyor hiçbir fikrim yok ama cidden kötü hissettiriyor bunlar.
Sanki okuduğum bu kitabın etkisine giriyormuşum gibi hissediyorum, sonra saçmaladığımı anlıyorum.
Bana ne oluyor gerçekten bilmiyorum.


Bu arada bunu geçen yazımda yazacaktım sonra bir baktım boktan ama şiirimsi bir şey yazıyorum kaptırdım gitti.O kadar.

13 Nisan 2009 Pazartesi

seni gidi seniii

Saçlarını photoshopla daha canlı renkte gösteren insanları anlamıyorum. Mesela kızılsa photoshop sayesinde "kırmızı" oluyor saniyesinde.Saç ve boya konusunda doç. olduğum için anında yakalıyorum artık nıhoh.
Ne olmak istiyorsan öyle ol arkadaşım ne gerek var bu tarz oyunlara..

Durun! Siz evlenemezsiniz!!


Bir saat boyunca gelinlik modellerine baktığınız oldu mu hiç?
Valla bugün 1 saat gelinlik yarım saatte "kır düğünü" için uygun yer baktık Burçin'le.Nedenini ve amacını ben de bilmiyorum.
Ama şimdiye kadar pek alakam olmayan bu tarz şeyler dikkatimi çekiyor bu aralar.
Heralde düğün mevsimi geliyor, ufaktan yakın arkadaşlar yuva kurmaya çalışıyor diye etkileniyor insan...

Sakın heveslenmeyin gençler...Doğru adamı bulmak artık süper lotoyu bulmak kadar zor bence.
Meslek edinme ve kariyer yapma planlarım hâlâ geçerli valla.
Eğer ilerisi için yapmak istediğiniz çok şey varsa evlilik hele hele çocuk olaylarını uzunca bir süre düşünmeyin derim. Yoksa hayal olarak kalacak hepsi haberiniz olsun.

Ve muhtemelen evlilikle ilgili hayallerinizin gerçekle pekte alakalı olmadığını görüp pişman olacaksınız. Ve sonra da herşey çok geç deyip diğer hayallerinizi tam anlamıyla kenara atacaksınız.
Evlilik konusunda pekte olumlu düşünmediğim çok mu belli oluyor ne?
Yani ben hayatın düğün günlerinde olduğu gibi peri masalları tadında olduğunu düşünmüyorum.
Bunu kendi ailem ve çevremdeki birçok ailede de görüyorum.
İyi düşünün, acele etmeyin, gaza gelmeyin abicim.

9 Nisan 2009 Perşembe

Metropol Hastalığı bunun adı.

Yazılarıma genelde ; "insanlar, aslında, öncelikle, bazen" kelimelerinle başlayasım geliyor, sonra siliyorum.
Neyse konumuz bu değil zaten.

"Tek başına dışarı çıkma" konusunda kararsızlığa düştüm aslında.Yani ben tek başıma dışarı çıkmayı sevdiğimi düşünürdüm kimi zaman. Seviyorum aslında hala ama bugün biraz farklıydı.Sinemadan çıkmıştım "ölümsüz anlar" adlı filmden. Gerçekten güzel bir filmdi. Bugün yalnız gitmiştim filme. Sorun değildi benim için. Ama filmden çıkıp istiklalde yürümeye başlayınca kötü oldum, başım döndü, midem bulandı, tansiyonum düştü. Kahvaltı etmeden sinemaya koşmuş olmamın etkisi vardır diye düşündüm ama zaten hafta içleri kahvaltı etmiyorum pek, farklıydı bu seferki. İnsanlar üstüme üstüme geliyorlardı, yürüyemiyordum. Durağa gittim 11 dk otobüs bekledim. Otobüs gelmişti.Kuyruğa önden kaynak yapmaya çalışan insanlara "huoop" diyecek halim bile yoktu. Otobüse binip oturduğumda sanki nefesim kesilmek üzereydi. Derin bir nefes alış-verişinden sonra kendime gelebildim.

Eve geldim ve düşündüm sonra; İstanbul beni yoruyordu. Hani dışarıdan İstanbul'a gelen birisi "öf çok kalabalık" dediğinde "biz alışkınız" deriz ya bilmiş bir edayla; nah alışkınız.
Resmen yıpranmışız, resmen sabırsızlaşmışız, artık daralıyoruz bunalıyoruz, birisine çatacak, kavga edecek yer arıyoruz.

Gidebilecek bir köyüm bir ninem falan olsaydı ayaklarım kıçıma çarpa çarpa koşarak giderdim emin olun.
Öyle bir yere gitsem heralde, huzurdan, sakinlikten dolayı jöle gibi dağılırdım, gevşerdim falan.

Hayaaat beni neden yoruyosuunn?
adlı ağızlara pelesenk şarkıyı siz İstanbul Gazileri'ne yolluyorum.

4 Nisan 2009 Cumartesi

danger!

Anneniz ekseriyetle "başım ağrıyor" demeye başladıysa sıçtınız demektir.

1 Nisan 2009 Çarşamba

Dünya gerçekten küçük mü?...


...yoksa biz mi küçük görüyoruz onu?

Genelde birisiyle karşılaştığımızda kullanırız "dünya küçük" lafını. Şöyle hayatınıza uzaktan bir göz atın 10 dakika...evinizden, o küçük kutudan çıkıp diğer bir kutuya okula gidiyorsunuz, size öğretilmesi gereken şeyi dinleyip, öğreniyor veya öğrenmiyorsunuz, ordan çıkıp tekerlekli ya da raylı sistemli bir kutuya binip yine o küçük kutuya dönüyorsunuz, bazen değişiklik yapıp başkalarıyla müzikli kutulara gidip oralarda boş zaman geçiriyorsunuz, sonra yine tekerlekli kutulara binip yine o küçük kutuya dönüyorsunuz.
Küçük kutunun içindeki daha da küçük kutuya; odanıza gidiyorsunuz, karşısınızda minik ışıklı kutularla, onlarla birşeyler yapıyorsunuz saatlerce, ya da diğer kutunun karşısında saatlerce bir şeyler izliyorsunuz. Ertesi gün, içinde öğretmenlerin ya da patronların olduğu o büyük kutuya yetişmek için minik bir kutuyu ayarlıyorsunuz.
Huzur içinde uykuya dalıp küçük dünyanızın büyük düşlerinizi görüyorsunuz.

Dünya mı gerçekten küçük yoksa sizin dünyanız mı küçük?
Bir daha düşünün.

28 Mart 2009 Cumartesi

aa ben herkes miyim?!?

-aman yaa herkes aynı şeyi söylüyor.
+ aa aşkolsun ben herkes miyim?
..

Bu soruya ifrit oluyorum resmen. Herkes kendini çok özel, çok farklı sanıyor. Herkes bulunmaz hint kumaşı, herkes eşsiz. Nah eşsizsin.
Üstelik bu soru karşısında ne desen kırıcı olursun. O kişiye kendisini mutlaka özel hissettirmelisin ne de olsa.
Zor be canım.Ne demek ben herkes miyim lan? Seni, Ayşeyi, Osman'ı yanyana getirince "herkes" oluyorsunuz işte.
Yormayın lan beni.

13 Mart 2009 Cuma

ben size çok hayranım da...

Siz siz olun tanımadığınız kişileri toplum içinde övmeyin.Bu yazıyı yaşadığım değil ama gözlemlediğim bi olaydan yola çıkarak yazıyorum arkadaşlar. "Ay ne şeker hatun", "aman ne komik çocuk" diye düşündüğünüz kişilere bunu yansıttığınızda yerden bazen hafif bazen fena bir şekilde yükseldiklerini göreceksiniz. Bu da sizi küçük duruma düşürecek bulunduğunuz çevrede.
Misal; ortamda o hep hayran olduğunuz, tipi olsun, muhabbeti olsun, yaptıkları olsun hastası olduğunuz şahsı gördünüz.Yanına gidip öküz gibi "ay süpersin" demezssiniz tabi ki ama ortamın oluşmasını ve muhabbete girebilmeyi, ona iltifat edebilmeyi kollarsınız.Zaman geçer ve nihayet o an gelmiştir, birkaç ortak arkadaş sayesinde yanyana gelebilmişsinizdir, kişi size pas vermez, pası bırak selam bile vermez, ama sizin muhabbete girmeniz, en azından "biraz muhabbet etmiştik ama ortam çok gürültülüydü fazla konuşamadık" diyebilme imkanı yaratmanız gerekmektedir. "Merhaba, yaa senin bestelerini çok beğeniyorum ben" gibisinden bir yalakalıkla muhabbete giriş yaparsınız ve kişinin gayet soğuk bir benizle "teşekkürler" demesiyle muhabbete giriş yaptığınızla kalırsınız...Kısa sürede yanında uzaklaşır ve beğenmediğiniz arkadaş grubunun arasına katılıp dışarıdan "süper eğleniyorum" edasıyla içiniz yanıp tutuşurken geceyi sonlandırmaya çalışırsınız.

Siz siz olun, tanımadığınız kişileri toplum içinde övmeyin.İçten içe ona hayran olmaya devam edin falan.
Ya da millete hayran olmayı bırakın, hayran olunacak biri olun.
Ya da siktir edin abi ne kasıyosunuz.

2 Mart 2009 Pazartesi

Dobralık vs. Patavatsızlık

"Erkekler dobra kızlara bayılırlar."
"Abi Ahmet çok dobra çocuk valla."
"Ben çok dobrayımdır, herkes kaldıramaz."

Dobrayım, dobrasın, dobra, dobrayız, dobrasınız, dobralar....Hobareyy.
"Ego" kelimesi kadar revaçta bir tabir diyebiliriz "dobralık" için.
Bazı insanlar vardır gerçekten dobradırlar hani şu "için dışı bir, şeffaf insan" dediklerimizden...Kötülük gördüklerinde içlerine atmaz söylerler, anında taze taze ortaya dökerler sorunlarını.Pek şeker insanlardır benim nezlimde de.
Ama mesela bazıları vardır ki bunlar kendilerini dobra sanan şahıslardır. Misal topluluk içinden özenle seçtikleri kişiye küçük düşürücü, "dobralıklar" göstermekten çekinmezler. Son derece rahat ve pişkinlerdir. Dobrayım ayaklarına egoyu tavan yaparlar aynı cins arkadaş grubunun içinde.

Önemli formül;naylon dobralık+ dobrazede =ego patlaması (ezberleyin, sözlü yapıcam djfhsd)

Her akla geleni söylemek dobralık değil PATAVATSIZLIKTIR ey dostlar. Biliyorum bu cümleyi bir çok zaman kullanıyor ya da aklınızdan geçiriyorsunuz. Çünkü biliyoruz ki bu tür insanlar sandığımızdan da fazla.
Uğruna yazılar yazılacak kadar hem de lol.
Patavatsızlığını açıksözlülükle karıştırıp negatif elektrikleri üzerine çeken bu insanları umursamamak onlara karşı kullanılabilecek en iyi silahtır sanırım.
Bazıları da vardır patavatsızlığından haberdar değildir gayet safça yaptıkları gafları etraftan gelen tepkiler doğrultusunda en aza indirgemeye çalışırlar, genelde de başarısız olurlar çünkü bu tür patavatsızlıklar karakterin bir parçasıdır.

Açık sözlülük; dürüstlük, sinsi olmamak, içten olmaktır.
Bilinçli patavatsızlık; cahil, olgunlaşmamış, sinsi ve kötü niyetli olmaktır.
Bilinçsiz patavatsızlık; kalp kırıcı, tahammül edilebilir fakat kalıcı bir özelliktir.

Kısacası lafınızı sözünü bilin arkadaşım:p