21 Kasım 2010 Pazar

Uykusuzluk Sarhoşu

-Telefonun başında çaresiz bekliyorum, bekliyorum ama, çalmayacak biliyorum-


Gözlerim yanıyor çok fena. Üç buçuk saatlik uykuyla duruyorum inanır mısınız. Dün gece gecikmeli olarak doğum günümü kutladık, ama tek nedeni o değil tabi.

Ne giysem falan diye düşünürken bir yandan da gelecek olan hatun arkadaşlarıma “topuklu giyin!!!” şeklinde uyarıda bulunuyorum. Ne alakaysa ortamda tek topuklu giyen hatun olmayı sevmiyorum, ben kokoş olacaksam herkes kokoş olsun(dikkat yazar topuklu giymeyi kokoşluk sanıyor). Hazırlık sürecinde bir telefon geliyor ‘Kanal Bıdıbıdı’dan, ertesi gün(yani Pazar) sabah 10da görüşmeye gelin diyor telefondaki kadın. Tamam diyorum ve kapatıyorum telefonu. Tamam da kanal Çamlıca’da, ben Koca Mustafa Paşa’dayım. Dıdısının dıdısı yani…











(Evet fotoğraftaki arkası dönük ve flu olmayan gizemli ve bir o kadar da coşkun kadın benim)


Neyse diyorum ‘fazla kudurmam bu gece napalım..’, sonra da “birkaç saat sonra deliler gibi dans ederkenki görüntülerimi hayal edebiliyorum” diyorum. Velhasıl öyle de oluyor. Bir kere dansa kalkmışsam kayışlarım kopmuş oluyor çünkü, şarkı bittiğinde oturuyorum ama diğeri girdiğinde tekrar ortaya zıplıyorum. Ayaklar topuklulardan kopuyor, çorap sandalyeye takılıp kaçıyor, tecavüze uğramış hatun görüntüsüyle dansa devam ediyorum. Bitmek bilmeyen bir enerjiyle, yıllardır dışarı çıkması yasak olan ergen genç kızlar gibi coştukça coşuyorum. Birkaç saat sonra uyanıp iş görüşmesine gidecek olmam gerektiği umrumda olmuyor o anlarda.

Bir insan, neden tren istasyonunda tren beklerken, “bloguma bunları yazmam lazım işim bitse de eve gidip yazımı yazsam” şeklinde düşünür ki?

Sabah uykuyla yaşanan bir savaş sonrası kazanıp hazırlanıyorum, önce trene sonra vapura sonra da minibüse biniyorum. Ve tüm yol bilmemelere falan rağmen tam saatinde kanalda oluyorum. Ne acıdır ki görüşeceğim hatun kanalda olmuyor. Pazar günü kanalda kimse olmadığından, güvenlik içeri de almıyor. Yol iz bilmediğin yerde bir yer bulup sığınıyorum. “Vay arkadaş” diyorum, boşuna telaş yapmışım. Hatunla görüşüyorum, anlaşıyorum, “akşam arıcam seni” diyor ve diğer kanala geçmek üzere yola çıkıyorum. Kanallardan kanallara koşuyorum adeta. Programımız başlamadan yetişiyorum oraya da, dakikliğime kendim şaşırıyorum. Yayın bitiyor, hurra kayseri mantısı yemeğe. Sevgili sunucumuz Tolga'dan sonra diğer sunucumuz Merve de çay ve tatlılarımızı ısmarlıyor, keyifler gıcırrrr.

Sonra Tuba’yla Ara’ya gidip çay/kahve/sohbet keyfi yapıyoruz. Sonra götümüz donuyor kalkıyoruz.

Bu arada hatun beni aramadı, ne oldu neden aramadı bilmiyorum ama telefonun başında çaresiz bekliyorum. Aslında arasa yarın sekiz buçukta kanalda olmak zorunda olucam, yarın arasın, ertesi gün gideyim, bir gün uyuyayım be.

Not: Çok şeker hediyeler aldım. Buradan da teşekkür edeyim o zaman; teşekkürler :)

16 Ekim 2010 Cumartesi

Difriz Kadınları


Kadın olmak zor zanaat gerçekten. Komple eziyet olduğunu düşünüyorum bazen. Birincisi kesinlikle estetik görünmeniz lazım. Her durum ve ruh halinde kendinize bakmalısınız. Çirkin bir kadın için –tabi çirkin şansı da yoksa- hayat gerçekten zor olabilir. Ağdası kılı tüyü bırakın, saçı başı dip boyası, rejimi, makyajı ohooo. Liste uzar gider.

Kişisel sorumlulukları bırakın sosyal açıdan da binbir çeşit sorumluluk vardır kadınların omuzlarında. Genç bir kızken uslu, söz dinleyen, annesine ev işlerinde yardım eden, akıllı uslu erkeklerle takılan bir ‘hanım kız’ olmanız beklenir. Genç kadınlık evresindeyse arkadaş ortamında öne çıkabilmiş, mesleğini eline almış, ailesine destek olan başarılı bir insan…

Evlenince hem işine hem evine hem de kocana hakim olman gerekir mesela. Daha sonra da çocuklarına…
Biz kadınların yaşamı boyunca çektiği eziyet bitmez, dönemlere göre değişkenlik gösterir:

-Ergenlik dönemi: Memelerin büyümeye başladığı ama en tipsiz göründüğü(sivilce ya da armut gibi), regl denen belayla tanışıldığı, kendisiyle akran erkeklerin hâlâ çocuk olduğunu görüp üst sınıf delikanlılara platonik hisler beslenildiği lanet bir dönemdir. Cinsiyetten ötürü ailenin yaptığı baskıya karşı koyma “isyan” olarak algılanıp, kişinin bunalıma en elverişli olduğu dönemdir ergenlik dönemi.

-Hamilelik dönemi: Vücudun içine sıçıldığı, en hassas, en acılı, en titiz ve dikkatli olunması gereken bu dönemde hayatınız 9 ay 1o gün “off” olur. Kocanız sizi anlamaz, eğer götleğin tekiyse sizi beğenmemeye başlar. Hem psikolojik hem de fizyolojik çöküşlere en elverişli dönemdir gebelik dönemi.

“Ohh hamileyken regl olmuyorsunuz siz yeaa” diyen yavşakların yarattığı sinir bozukluğu da cabası.

-Menapoz dönemi: Regl illetinin bittiği ama bunun yanında meme kanseri, rahim kanseri gibi hastalık riskinin büyük olduğu, vücudun hormonlarının hallenmeler geçirdiği ve bütün bunların oluşturduğu psikolojik tepkileri kimselerin anlamadığı bir dönem menapoz dönemi. Bütün bunların yanında “menapoz teyze” şekillerinde dalgaya alınırsınız, alınırsınız…

Biliyorum hep kötü şeylerden bahsettim. Ama yaptığım gözlemler sonucu hep böyle neticelerle karşılaştım ne yapayım.

Aslında benim bahsedeceğim konu ev kadınlığının günümüzde kolaylaşmaya başladığı idi. Teknolojinin en çok ev kadınlarına yaradığını düşünüyorum şahsen. Bunun en iyi örneği “difriz” denen beyaz eşyadır bence. Ya da buzdolabının derin dondurucusu. Kendi evimde durum şu an normal seviyede ama bu “hafif tencerede çeviriyorum atıyorum difrize” meselesini ciddi ciddi abartmış kadınlar gördüm. Geçenlerde bu konuda aşmış biri olan teyzem, difrize atılmak üzere 30 KİLO barbunya alan bir tanıdığıyla karşılaşmış mesela. “Ne yaptın sen teyzem?” demek isterdim olay mahallinde olsaydım.

Ben de şimdiden öğreniyorum bu taktiği. Alıyorsun ondan bundan 3-5 kilo. Haşla at difrize, böreğini sar at difrize. Hatta geçenlerde tencerede yemek yapıp doğrudan difrize atan bir kadın varmış diye duydum. Ohaa değil mi sizce de? Öyle ama mucizevi bir ürün bence. Öyle marketten pahalı donmuş şeyler alana kadar al toptan at difrize… Kadın olmak kolaylaşıyor cidden.

Ev kadını olmaya daha sıcak bakıyorum artık.

Bu kadar.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Tanrı Bana Göz Kırptı

Yukarıdaki boktan ps çalışması bana aittir, umarım tanrıyı yakışıklı hayal etmek günah değildir:p

Tanrı bana göz kırpı ve bana bir şans daha verdi. Yaptığım vurdum duymazlıklar, tembellikler, gerizekalılıklara rağmen hepsinden pişman olduğumu, gerçekten bir şeyler yapmak istediğimi gördü. İşte bu yüzden tanrıya inanıyorum.
Fiziken güçsüzüm ama kalben alabildiğine hırslı ve istekliyim. Kendimin farkındayım. Hayatımda sosyal olsun başka konular olsun bir çok şeyi yarım bırakmış ve ailem tarafından bu yüzden eleştirilen bir insanım. Kendimin farkındayım, ilk aşamayı geçmiş bulunuyorum böylece.
Geçen yaz yapmam gereken yaz stajını 20 günden sonra yarım bırakmıştım. Neye güvendim, ne düşündüm de böyle bir şey yaptım bilmiyorum zaten stajı bıraktıktan 1 hafta sonra stresten geceleri uyuyamaz olmuştum, geri de dönemiyordum. Üstelik iyi bir prodüksiyon şirketiydi staj yaptığım yer, yakın zamanda para bile kazanacaktım. Bunların hepsini kaybettiğimi düşündüm sürekli. Çok zor zamanlar geçirdim. Normalde bunalımlarımı herkesle paylaşırım ama bu konuyu kendime olan utancımdan kimseyle paylaşmamıştım.
Ama şimdi ikinci bir fırsat çıktı karşıma. Hem bu yaz stajı hem de 'devamsız gibi' gibi gözüken dersim için geçenlerde okula gittim. Her şey olumlu geçti, sanırım çözülücek hepsi:) Öncelikle naylon staj yapma fikri vardı aklımda. Sonra düşündüm, hazır hâlâ staj yapabilecekken, öğrenci gözüküyorken neden bu fırsatı kullanmıyordum? Neden daha önce beni ciddi bunalımlara sokan hatamı telafi etmiyordum? Allah bana "madem bu kadar pişmansın al sana 2. bir şans" dedi resmen. Şimdi bu şansı kullanmak adına çırpınıyorum ben de.
İki büyük kanal var şimdi kafamda, asıl istediğim kanalın haberini adeta 4 koldan bekliyorum. Diğeriyse sanırım benim isteğime bağlı:) Sonuç her ne olursa olsun yeni ve güzel olacağına inandığım bir döneme giriyorum. Aşk meşk, aile sorunları bunların hepsi halledilebilecek geçici sorunlar ve ben şimdi asıl kafamı dolduran, yiyen ve bitiren sorunlarımı çözmek adına adımlar atıyorum.

Tanrı bana göz kırptı ve ben biliyorum her şey güzel olacak.

14 Eylül 2010 Salı

Canım Sıkılıyor Çünkü:

Sıkılıyorum. Farkındayım çok farklı bir şey söylemediğimin. Canımın mütemadiyen sıkkın olduğu günler ve haftalarda fazla konuşmam ben. Sesim soluğum çıkmaz, ağzıma kira isterim. Dışarı hiç çıkmadığım gibi bütün gün yataktan kalktığım gibi dolaşır, gece yine aynı kıyafetlerle yatağa girerim. Saçlarım yıkandıktan 3-4 saat sonra yağlanmaya başlar. Oramda buramda dev anası kadar sivilceler de cabası. Sanki ruhum beynime, beynim de vücuduma sinyaller yollamış, hepsi birlikte depresyona girmiş. Canım hiç bir şey istemiyor.
Neden acaba? :

-Arkadaşlıklar Yalan mı?-
Yakın zamanda en yakın arkadaşımın gazabına uğradım. Bir akşam, planım varken ve dışarı çıkmaya hazırlanıyorken beni aradı akşam buluşalım diye. Dedim "planım var ama dönüşte sana gelebilirim, hem yarın pazar evdesin sen." "Tamam sana haber vericem" dedi. Akşam oldu ben dışardayım buna ulaşmaya çalışıyorum geliyim mi diye sorucam, bunun borcu nedeniyle telefonu kapalı, bir şekilde kardeşine falan ulaştım...Neyse en iyisi özet geçeyim ben. Bu beni çağırdı gittim, ben gittiğimde kardeşi evdeydi ve bu üst komşusunda okey oynuyordu. Rahatsız etmemek için aramadım. 20 dk sonra sigara almak için aşağıya indi ve beni gördü. Ne hoşgeldin ne bir şey, "oyun bitsin inicem" dedi çıktı. Tam 2 saat inmedi. Film izledim vs derken evdeki kardeşleri de uyudu. Tek başıma öylece oturuyorum. Sanki onunla muhabbet etmeye değil de sokakta kaldığım için gelmişim gibi oldu. Sinirden çıldırıyorum eve mi gitsem diyorum ama saat olmuş 2. Sonunda aradım açtı ağzıma geleni söyledim, ayıp ettiğini kabul etmeyi geç üste çıkmaya bile çalıştı. Jet hızıyla giyinip taksiye atlayıp evime geldim. 1 saate yakın ağladım. Bayram geldi geçti 1 kere bile arayıp özür dilemedi. Sanırım kabahatli olduğunu düşünmüyor hala. Bilmiyorum kime anlatsam "yuhhh öküz" diyor. Sanırım en değer verdiğim arkadaşımdan böyle bir saygısızlık ve umursanmama görmem bana baya koymuş.
Üstelik o ve başka arkadaşlarım bana ne zaman gelseler ne yedirsem nasıl eğlendirsem ayhh kokteyl mi yapsam nasıl hoş tutsam şaşırıyorum. Böyle nankörlükleri görünce daha da şaşırıyorum. Ama insan bu, şaşırmamak lazımmış.


-Aşk var mı aşk??-
Yok öyle bir şey. Aşk dediğim şey ya etrafımdaki insanların şapur şupur yiyişmesi ya da eskiden yaşadığım pişmanlıktan ibaret benim zihnimde. Öyle toz pembe bulutlarla kaplı hayaller şeklinde değil yani. Salak bir şey. Salak çünkü bana acı çektirmekten başka bir boka yaramıyor. Amınakoyim ya platonik oluyorum ya da platonik oluyorum. Öyle ikili bir aşk göremedik hayatımızda. Aşık olduğumuzu sandık gittik köpek olduk, kendimizi parçaladık, ağladık zırladık, umursanmadık. Heh işte benim bildiğim gördüğüm yaşadığım aşk böyle bir şey. Koyim götüne böyle aşkın. O yüzden hiç çiçek böcük yapmayın bana. Ötekine aşık olduk, haftanın bir günü sadece 3-4 saat uzaktan izleyebilmek için sokaklarda sabahladık, peşimize hatır için onca arkadaşı taktık, kekler mekler yaptık, adrenalinden geberdik, çıktık karşısına "sana aşık oldum" dedik o geldi "düzeyli bir ilişkim var" dedi. Koyim düzeyine. Ben mal gibi durup dururken aşka gelmedim ya, senden de gördüm bir şeyler. Hepsi kendi gibi boşmuş işte. Neyse çok konuştum bu konuyu ben. Öyle çok konuştum ki bu yüzden duygularım kabardı da kabardı. Neyse.
Arkadaşım ben erkeklere nasıl davranılmasını gerektiğini gerçekten çözemedim sanırım. Gerçekten bilmiyorum. Samimi, rahat davransan tek atımlık çıtır sanıyorlar, mesafeli, soğuk davransan ya kezban ya da soğuk am çiçeğisin. Amacının ne olduğunu anlayamadığın samimiyetler, cıvık cıvık "aşıkkk olamaz mıyım sana canıımmmmm ehieh" şeklinle takılmalar, ciddi mi taşak mı geçiyor belli değil. Hayır çizgini belli et de ona göre adam gibi muamele yapalım sana değil mi? Kimisi kendini beğenmiş suratına bile bakmaz kimisinin sevgilisi varken bile sana yavşar. Çeşit çeşit tür tür erkek var. Hiçbir zaman çözemeyeceğim, bu sikko yalnızlıktan da kurtalamıcam sanırım. Koy götüne rahvan ne diyelim...


-İşsiz Bir Hayat Oh Ne Bayat-
Nasıl işsizim nasıl boştayım anlatamam. Adeta sonsuz kara bir boşluk. Girdim bir işsizlik adlı bok çukuruna daha başımı çıkarabilmiş değilim. 1 seneyi geçiyor. Ne mailime dönen var ne de arayan. Tamam belki daha fazla kovalamam gerek. Belki televizyon ya da gazetelerin önünde yatmam gerek biliyorum ama Allah insanın hamuruna hiç mi şans katmaz yahu. Ne kumarda ne aşkta ne de işte kazandım bugüne kadar. Hay öleyim ben ya. Düşünsenize...Her gün bir öncekiyle aynı, ama her gün! Geceleri uyumak istemiyorsun çünkü en sakin, gün içerisinde en rahat bırakıldığın saatler bunlar. Gündüzleri öğleden sonraya kadar uyuyorsun. O saatte hayattan bezmiş bir şekilde uyanıp da napıcaksın allasen?! Bir şeyler atıştır, evde asalak gibi dolan dur. Annen başının etini yesin "temizlikk yappppp" diye. Senin sikinde olmasın. Temizlik vs sevmiyorsan, işin gücün de yoksa ve annen bir BAŞAK kadınıysa siki tuttun demektir arkadaş. O beynin kemirilmeye mahkum! Ben alıştım, mesela annem dırdıra başladığında yerken ses çıkaran şeyler atıyorum ağzıma ve o sese odaklanıp dırdırı duymuyorum. Baya geliştirdim kendimi. Dırdırdan bıkmış beylere önerimdir evde deneyebilirsiniz. Yalnız dırdırın dozuna göre obezite riski var dikkat! İşsizliğin ikinci berbat yanı ise tabiki parasızlık. Ne gezebiliyorsun doğru düzgün, ne alışveriş. Amınakoyim yıllardır dslr bir makina istiyorum da iş güç yok ki alayım. Bak canım daha da sıkıldı şimdi. Şu yarım kalmış projeme devam etmem lazım Okan Bayülgen'le ilgili olan. O da olmıcak diye düşünüyorum. Ben bu şans varken çocuğu olduktan sonra duyarlılaşan Okan bile siklemez beni.


-Özgüven Yerlerde-
Yaşamaya üşeniyorsun, tutup saça başa, ağdaya, kılık kıyafete mi bakacaksın. Yok öyle bir şey. Zaten dışarı da çıkmıyorum ki. Hem beni beğenmesini umduğum bir herif de yok. Süslensem bile kimse beni beğenmiyor arkadaşım. Gelip biri tanışmak istesin dişimi kırıcam. Güzel değilim, fiziğim desen kötü, ama bakıyorum benden de kötü karıların yanında ilik gibi çocuklar. Geçen tophanede böyle bir çift vardı yanımızda. Çocuğu kese kese kuşbaşı yaptım yemin ederim. Karıya biraz daha odaklansam alev alıp yanabilirdi öyle uyuz oldum. Sonra kendime haksızlık ettiğimi anladım. Tamam tipim o kadar da ofsayt değil. Göbeğim var kollarım löpür ama ne biliyim süslü püslüyüm, saçıma başıma bakarım normal şartlarda. Ellerim, ayaklarım cillop gibidir mesela. Dobiş de olsam bel kıvrımım var gamzelerim var üstünde iki tane, öyle odun gibi değilimdir. Yani atsam şu kiloları minnacık bir şey olucam hedef 52 kilo boy 161 siz düşünün. Öyle sümüğü sürülmeyecek biri de değilim yani. Ama işte gel gör ki bunalımda olduğumda dünyanın en çirkin kadını benim gibime geliyor. Kaşlar kezban, saçlar pis, kıyafet paspal. Yataktan nasıl çıktıysam sabah karşı yine aynı şekilde giriyorum falan. Ojelerin dipleri gelmiş. Periş bir haldeyim. Mesela bugün hiç aynaya bakmadım. Sadece sabah yüzümü yıkarken baktım onda da yarı uyuyordum zaten. Bugün yaptığım tek iyi şey yaklaşık 600 sayfalık bir kitaba başlayıp bitirmiş olmamdı. İnternet desen akşam yemekten sonra giriyorum sadece. Böyle hiçbir şeyin güzel gitmediği zamanlarda ne kendimi seviyorum ne de dünyayı.


22 Ağustos 2010 Pazar

Kırmızı Gözlü Kadın ve Hallenmeleri

Sol gözümün akı olmuş kıpkırmızı. Dudağımdaysa kocaman şiş(halk arasında uçuk) adeta küçük Pelin olmuş gayette yerleşik hayata geçmiş duruyor. Belimde yine titreşimli kemerim “tembel işi spor” yapıyorum. Böyle bir sağlıksız, bir halsiz, bir bezgin hissediyorum kendimi.

Kafamda fikirler dolanıp duruyor. Korkuyorum giriştiğim işi batırırım diye ama her şey güzel giderken resmen naz yapıyorum kıllanarak. Güzel güzel, olumlu olumlu mailler bekliyorum. Olumsuzları görmezden geliyorum.

Sonra aklıma yine “limon” düşüyor. Ulan diyorum tam kafamdaki standartlara uygun biriymiş aslında o. Sadece yalnış kişide vücut bulmuş. Sonra içimdeki şımarık piç “banane yaa onu istiyordum ben” diyor. Bense ona “dönüşte alırız” diyorum. İnsanın istediği şeyi başaramaması, elde etmek istediği şeyi veya adamı ağına düşürememiş olması ve bunu kabullenme süreci inanılmaz trajedi. Baksanıza hala etkileri sürüyor.

Hani diyorum neyse ki koca bir yazı bomboş geçirmedim, tatlı bir heyecan yaşadım en azından falan. Ne tatlı heyecanı bildiğin bungee jumping tadında adrenalin yaşadım. Yılın “cesur ve güzelcene aşık” ödülünü almaya hak bile kazandım halk(arkadaşlar) arasında. İyi oldu iyi, boş durmaktan iyidir platonik olmak.

Kırmızı sol gözüm acıyor. Sol yanımsa hafif çatlak, sızıntı yapıyor mideme doğru, ekşitiyor, ağrıtıyor, şu hafif serinlemiş yaz gecelerinde üşümeme yol açıyor.

17 Ağustos 2010 Salı

hava çok sıcakken...

Referandum geliyor, her işte bir HAYIR vardır. Hava da çok sıcak insan yaşamaya üşeniyor. Yapmam gereken çok şey var ama ben her şeye üşenir gibiyim. Korkuyorum hem de kendimden. Acilen iyi derecede fal bakabilen biri lazım bana. Bugün 17 ağustos, tüylerim ürperiyor. 11 yaşındaymışım inanılır gibi değil sanki dün gibi. Yaşlanıyorum. Bu titreşimli kemerin güç seviyesini gün be gün arttırıyorum her gün daha şiddetlisini istiyorum. Ne istediğimi henüz bilmediğimden hoşuma giden şeyleri taklit edip öyleymişim gibi davranıyorum. Ne zaman hem kendim olup hem de ne istediğimi bilicem bilmiyorum. Hava çok sıcak. Televizyonun en ölü olduğu dönemdeyiz. Arka sokaklar dizisinden nefret ediyorum. Survivor'ı Merve kazansın. Bu sıcakta kedimi 1 metre yanıma bile yaklaştırmıyorum kışın yüzüme bakmazsa bir şey deme hakkım yok. Hava çok sıcak. Bu sıcakta en çok sokak hayvanlarına ve obez insanlara üzülüyorum. Kemer öttü 35 dk bitmiş. Facebook profilini takip edip %100 hayatını öğrenebildiğim insanları sevmiyorum. Sırf başkası istiyor diye yapmak zorunda olduğum şeyleri yapmamak istiyorum. Kıldığı namazı sosyal medyada öyle veya böyle şekilde bildiren insanlara inanılmaz uyuz oluyorum. Şu an arkamda duran vantilatör dönmesin sadece bana üflesin istiyorum. Hava çok sıcak. Ben hâlâ işsizim. Yalçın Çakır mesajıma cevap versin istiyorum. Vantilatör çok şiddetli panomdaki gazete küpürleri uçuyor ama düşecekler diye gerginim şu an. Hava çok sıcak.
Not: Şu an çaktırmadan radyo yayını yapıyorum. Ama konuşmıcam.

29 Temmuz 2010 Perşembe

İçimdekiler....

İçimde hâlâ saçmasapan olduğunu düşündüğüm umutlar…

Kalbim inciniyor ve ben devam ettikçe incinmeye devam edeceğini de biliyorum.

Ama nasıl bir deliliktir zevk alıyorum bundan
Ama artık bitsin bu belirsizlik, kesinleşsin de istiyorum

Kimi dostlar “görmüyor musun her şey ortada?!” deyip kızıyor bana, mücadele etmemem gerektiğini belirten nasihatler veriyorlar.

Kimisiyse “vaz mı geçeceksin şimdi? O kadar inat ettin, çabaladın, savaştın kendinle, şimdi cayacak mısın?” diye çıkışıyor.

İçimden “keşke bu derece savaş vermem gerekecek kadar zor olmasaydı, ben ister miydim, ben mi seçtim bu kadar sancılı bir hikayeyi?” demiyor muyum sanıyorlar bilmiyorum ki.

Zor ve büyük ihtimalle imkansız bir hikaye geldi ve “beni oku” dedi.

Olumlu düşünmek isterken, daha fazla acı çekmemek için “hep” kötü ihtimaller düşünerek, insanları ve kendimi buna alıştırarak yaşamak aslında ne kadar acıdır bir fikri var mı kimsenin?
Ne kadar acı çektiğimin…

Her sessizlikte, her boşlukta mideme giren o sancıdan…

Kalbime saplanmış olan o tarifi imkansız endişeyle ve korkuyla karışık heyecandan….

Haberi var mı kimsenin?
En detayıyla anlatsam da kimsenin anlayamayacağı, benim artık insanları sıkacağımı düşündüğümden sessizliğe boğulmalarım….bunu hızlandırmak için kendini ortaya atan gözyaşlarım….

Ya onlardan haberiniz var mı?

Kahkahalarımın arkasında ağlayan başka bir benden…

Peki ondan haberiniz var mı?

…..

Sanırım artık var.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

HARE'den süper kampanya: Yaz Kokteyl İsmini, Kap Yaz Tatilini!


HARE bu sıcaklarda bizim için yapabileceği en iyi kampanyayı başlattı; "Yaz Kokteyl İsmini, Kap Yaz Tatilini!"
Bu yazın Hare'li kokteyl ismini şöyle bir beyin fırtınası yaratarak sen bul ve Hillside Su Oteli Antalya’da 2 gece - 3 günlük tatil kazan!
Yalnız unutma kokteyl ismini 23 Temmuz tarihine kadar siteye yüklemiş olman gerekiyor ve tabiki +18 olman:)

Tatil için belirlenen alternatif tarihlerse: 30/31 Temmuz – 1 Ağustos ---- 6/7/8 Ağustos

Fazla geç kalmadan bu yazın Hare'li Kokteyl ismini sen bul ve tatilin keyfini çıkar ;)

Kampanyaya katılmak ve daha detaylı bilgi almak için; http://www.yazkokteyli.com/

13 Temmuz 2010 Salı

Aşkın Çekirdeği




Bendenizden aşk adına amatör bir şiir dinletisi :)

~~~~~~~~~~~~~~~~
Aşk…hep bi kovalamaca
Hep bi mücadele
Aşık olmak mı zor
Yoksa aşkı yaşamak mı?
Diyorum kendi kendime bazen
Her hangi bir cevap bulamıyorum
Ne yapmalı
Kaçıp saklanan mı olmalı
Yoksa kovalayan ve yorulan mı?


Neden seven insan aşkı için kovalamak zorunda kalır
Onu da anlamıyorum aslında
Ya kendini kaçmak zorunda hisseden..
Neden gizler duygularını
aşk yaşandıkça güzelleşmez mi, renk bulmaz mı


Aşk mücadeleye dönüştüğünde mi zevk verir insana?
İşte bundan hiç emin değilim.
Aşkı zevkli kılan çektirdiği ızdırabı mı yoksa?
Izdırapsız aşk mümkün mü?
Keşke mümkün olsa…..


Keşke aşk daha dengeli bir duygu olsa
Keşke verdiği mutluluk da acı da eşit olsa
Keşke biri aşkın altında ezilirken diğeri de en azından bunun farkında olsa
Keşke aşk biraz daha adil olsa....

8 Temmuz 2010 Perşembe

Dramatik Filmlerin Unutulmaz Yönetmeni



“Bu gece son, bu kapından son kez çıkıp yine kendimi vuracağım yollara, kimbilir kaç kere ıslanacak yüzüm, elimi tut…..”


…demek istemiyorum, bunu söyleyecek duruma gelirsem korkarım gözyaşlarım eşlik edecekler bana, gözyaşlarım değil de sen etsen ya?:/

Kötü sonlar yazıyorum hep kendime. Kötü, siyah ihtimaller sıkıştırıyorum pembe hayallerimin arasına. Her güzel şeyin içinde bir kötülük görüyorum. Kötülere alışıyorum. İçimde kıpır kıpır olmamı sağlayan, heyecan verici her şey hayal kırıklıklarınla bitiyor çünkü. Sevincimi ve umudumu herkesle paylaşıyorum çünkü. Çok anlatıyorum ama çok. Henüz ortada bir şey yokken hem de, çok kolay mutlu oluyorum ve çok kolay gaza geliyorum. “Dur bakalım yahu ne olur ne olmaz” anlayışı hayatımda yok benim. İnsanların yorumlarına açım resmen. Belki de bu yüzdendir başarısızlıklarımın nedeni. O yüzden artık hep bir hayal kırıklığı beklemelerindeyim.

Hem her şey benim elimde değil ki! “Üzülme! İstediğin bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağından ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.” demiş Mevlana. Ah ne güzel demiş. Ama hep de böyle mi olur ki? O kadar geçerli midir bu inanış? Kendime boşuna mı kızıyorum yaşadığım hayal kırıklıklarında?


Bu cumartesi benim için bazı şeylerin sonu demek… İnsanın ağzına sıçan “umut” dediğimiz şeyden kurtulacağımın günüdür çünkü. Belki de tam tersi. Ama ne dedim; “kötü sonlar yazıyorum hep kendime.” Şimdi biri çıkıp bana “olumsuz düşünürsen olumsuz gider her şey” demesin kafa göz dalarım valla!
Olumlu olmayı da denedim çünkü, başarısız olduğum yöntemleri biliyorum. Ehh en azından ne yapmamam gerektiğini öğreniyorum. Kimbilir belki sonunda doğru yolu bulurum, tuttururum dikişi ne dersiniz?


Ama n’olur bu sefer istediğim olsun, nolur be. 3 haftadır çektiğim çile midir dert midir nedir bilmiyorum. İsim koyamıyorum korkuyorum. Herkese anlatıyorum, herkesi dinliyorum, notlar çıkarıyorum, dersler çıkarıyorum. Artık şöyle güzel bir not alayım diyorum hea? Bak uzun zamandır hazırlanıyorum, kaç kez girdim de geçemedim, bu sefer olsun be?

1 Temmuz 2010 Perşembe

BIYIKSIZLAR: KADINLAR FUTBOL KONUŞURSA


Biyiksizlar.com spora özellikle de futbola “kadın” gözüyle bakıyor; maç, futbolcu, transfer hakkında çatır çatır konuşuyor!


“Bıyıksızlar” takımından pürüzsüz yorumlar!

11+1’lik kadro www.biyiksizlar.com ‘da gelişine vuruyor!

Futbolu ülkemizde sadece erkeklerin bildiği ve takip ettiği yanılgısına tokat niteliğinde bir cevaptır “BIYIKSIZLAR” hareketi! 11+1 kadından oluşan biyiksizlar.com’da her bir yazar futbolu anladığı ve sevdiği dilden yazarken, kimi acımasızca eleştiriyor kimi de futbolu aşk kodlarıyla anlatıyor. Kadroyu bir araya getiren gizemli patronsa onları uzaktan izliyor.

Yılların maç yorumcularına taş çıkartan bu kadınlar sahayı hiç boş bırakmıyor. Sürekli antrenmandalar! İzledikçe yazıyor, yazdıkça izliyorlar. BIYIKSIZLAR ofsaytı çok iyi biliyor, Dünya Kupası’ndaki pozisyonları bir bir not ediyor!

Artık bu başkaldırı, bir hareket! BIYIKSIZLAR hareketi tam kadro sahada.

Kazanmak için değil, centilmence ama hırsla mücadele etmek üzere!

BIYIKSIZLAR Hareketi

Olcay Çat
Berna Mutlu Aytekin
İrem Özer
Elif Evren Kuyu
Aslı Aker
Pelin İpçioğlu
Özge Çevik
Dilek Gürel
Güliz Ergölen
Bahar Sinan
Nihan Bora
Gabriela Olaru

28 Haziran 2010 Pazartesi

AŞK HİÇ BİTER Mİ?!

Cevabı HAYIR! Bunu bilir bunu söylerim ben. “Aşk diye bir şey yok, benim için aşk bitmiştir, aşık olamıyorum, aşık olmıcam!!”…bunların hepsi safsata. İstediğimiz kadar kırılalım, incinelim, hayal kırıklıkları yaşayalım, sürünelim, vazgeçelim, tövbe edelim… Hiçbir zaman aşk bitmez. Aşk bizim hep içimizde varolan tomurcuklar çünkü. Sulandığında sevgiye, alışkanlığa, bağlılığa dönüşen tomurcuklar.
İstediğimiz kadar istemeyelim, inkâr edelim varlıklarını, onlar hep içimizde bir yerde, doğru zaman ve doğru yerde, doğru insanların sırası geldiğinde kıpırdanıp, toprağın yüzeyine çıkmak için bekliyorlar. "Bu insan bir şeyler yapsa da artık hareketlensek kuruduk kaldık canım burda aaa" diyorlar. Onlar bunları söylerken aslında biz de yalnızlıktan sıkılmış oluyoruz. Yalnızlığımızdan memnunken de sessizce ve derinlerde bizi bekliyorlar. En ufak bir açıkta hemen büyümeye çalışmaları var ki hiç sormayın. Yapacak hiçbir şey yok.
Evet AŞK HEP VAR ve hiçbir zaman değişmeyecek bu. Bazı durumlarda sadece filiz olabiliyorlar, bazense minik bir ağaç, şartlar uygunsa koca bir çınar. Zor ama olabiliyor bu. Aşk hep aynı, hep olduğu yerde, değişen şeylerse, yaşanıldığı zaman, yer ve kişiler. Başka şehirler, başka zamanlar, başka adamlar, sarışın, esmer, kumral, odun veya romantik, insan veya hayvan, sempatik ya da karizmatik…Aşka asla ve asla çamur atmayın. Ortada yanlış bir şeyler varsa bu ya sizde ya da zaman/yer/adam üçlüsüne aittir unutmayın.


20 Haziran 2010 Pazar

PELOŞKA'NIN TARİF DEFTERİ HİZMETİNİZDEE!! :)


Bundan 1 sene önce açmıştım aslında bu bloğu, sonra ihmal ettim, boşverdim falan...Sonra geçen günlerde hatırladım bu bloğu ve revize edip sizlerin huzuruna çıkarma kararı aldım. Peloşka'nın tarif defterinde ne mi var? Pratik ve atıştırmalık tarifler, deney ve gözlem sonucu kazanılmış lezzetler, adeta "coverlanmış" tarifler, "bunu süper yapıyorum" dediğim yemekler...cici cici, ağzınızı sulandıracak bir sürü şey:)
Herkesi bekleriz :)

Not: Resme tıklayarak peloşka'nın tarif defteri'ne ulaşabilirsiniz.

13 Haziran 2010 Pazar

Bu mevsimde yalnız mı olunur?!!


Yaavv kardeşim bu hava da yalnız mı olunur? Çiçekler böcekler, etrafta püfür püfür giyinmiş kızlar, şortlu mortlu erkekler...kelebekler falan.
Etrafta "bu mevsimde yalnızım ulan" diyen bir dünya insanın olması bu entrymin sebeplerindendir. Böyle alıp sevgilini sokaklara koşucaksın, yeşilliğe, maviye, kalabalıklara boğucaksın kendini. Abi sokağa çıkıyorsun, böyle sanki pc oyunundamışsın gibi sürekli karşına aşk pıtırcıkları çıkıyor. Her seferinde insanın içine bi kızgınlık, bir hırs doluyor. Görmemeye çalışıyorsun falan. Yollarda öpüşmeler, sarmaş dolaş haller. Olan var olmayan var, belki ben sizi öyle görüp aşericem, belki o öptüğün adamı canım çekicek. Niye yapıyorsun bunu, niye deşifre ediyorsun özelini? Yazık değil mi? Cidden ama bu mevsimde insanlara yalnızlığı hiç yakıştırmıyorum ve sanırım "yaz aşkı" dediğimiz kavram da bundan dolayı ortaya çıkmış. Mantıklı olabilir. Olmayadabilir.

Evet son olarak da artık bu klipteki çocuk gibi olucam sanırım, önüme çıkan her çifti parçalayasım var.
İzliyoruzzz.

10 Haziran 2010 Perşembe

Hayatımı Sikeyim














"Hayatımı sikeyim" demeye kadar yaşanmış süreçler var tabi, "alışma ve gevşeme, yayılma, boşluğa düşme, sıkılma....ve en son "hayatımı sikeyim" aşaması. Sikip atılası bir hayata sahip olmak, sıkıcı bir insan olmak, paylaşacak şeylerin tükenmiş olması, yapacak şeylerin tükenmiş olması, çözüm önerilerinin kısırlaşmış olması, her şeyin, duvarların üstüne üstüne gelmesi. "Yaza girdik artık bu havada bunalım mı olur?" denilse bile aslında tam da mevsimi, bir yaz daha geldi, kışın yorgunluğunun, stresinin, acılarının, her şeyinin atılması gereken bir mevsime geldik. Sorun şu ki; yaz geldiği halde sorunlar ve çözümsüz denklemler devam ediyor.... "Ne yaptım ki neyin tatilini yapayım amk?" diyorsun, "hakettim mi bu mevsimi ben?" , yok öyle bir şey. "Bana her gün tatil". Mutlu olmak adına tutunacak nedenler arıyorsun, bulamıyorsun, havanın sıcak olması seni bunaltmaktan başka hiçbir boka yaramıyor. Hergün birbirinin aynısı, hiçbir atraksyonun olmadığı, hiçbir yeni haberin olmadığı, hiçbir güzel mailin gelmediği, heyecanlandıracak hiçbir durum veya insanın olmadığı sikip atılası bir hayat. Boşa geçen günler....Sonra herifin biri gelip "sıkıcısın" der hiçbir sikten haberi olmadığı halde. Lan amınakoduğumun çocuğu, ne biliyorsun belki anam öldü, belki bi derdim var, belki bir karın ağrım var, gelip sordun mı orospu analı "neyin var, yardımcı olalım mı?" diye puştun dölü.Ama tabi bu sosyal ağlarda sürekli neşeli, komik, eğlenceli, tespitçi, amınakodumunun şaklabanları olmak zorundayız değil mi? Mutsuzum ben gerizekalı, o yüzden kusura bakma hayatımın aksine heyecan verici ve eğlenceli olamıyorum...doğru orantıda kuruyorum cümlelerimi, kimseye oynamıyorum tuzu kuru ibneler.

5 Haziran 2010 Cumartesi

O Geliyor!!!

Votka 1967 kısa film yarışması için çekmiş olduğumuz "o geliyor" isimli kısa filmimiz. Bendeniz dışındaki diğer emeği geçen iki arkadaş ise Aslı Aker ve Gökhan Özdemir. Ellerimize sağlık:)


19 Mayıs 2010 Çarşamba

Sigortasız Kargo Sorunsalı

"TAAHHÜTNAME

Yukarıda detayları bulunan kargonun/kargoların orjinal ambalajında olmaması ve/veya ambalajının güvenilirliğini, ürünün niteliğine uygunluğunu üstlendiğimden, iklim şartları ve ... Kargo Servisi A.Ş'nin taşıma standartları içinde YÜKLENMESİ, TAŞINMASI, BOŞALTILMASI velhasıl KARGONUN taşınması sürecinde kargolarda meydana gelebilecek ezilme, kırılma, efsasını yitirme, bozulma veya TAMAMEN HASARLI HALE GELMESİNDEN DOLAYI doğacak zarar ve ziyanlardan ... Kargo Servisi A.Ş sorumlu değildir.

Sorunun gönderici olarak benim/bizim fiilimden/fiilimizden ve emrinden kaynaklandığını, bu taşıma nedeniyle ... Kardo Servisi A.Ş'nin zimmetini dönüşsüz İBRA eylediğimi KABUL ve TAAHHÜT ederim."


Yukarıda okumuş olduğunuz bir kargo şirketi tarafından imzalamamı istenen taahhütnamedir. Yolladığım ürün "orjinal kutusunda" olup içinde de gayet sağlam durmaktadır. Ofisteki bayan "ürününüz 2. el olduğu için sigortasız yollamak zorundayız" demişti bana. Bundan şunu anlıyorum ki bu kargo şirketi ürünümün güvenliğinden kesinlikle sorumlu değil. "Kırarız, dökeriz ama adresine de teslim ederiz." anlayışı hakim şirkette. Ne yani benim bir eşyamı güven içinde yollayabilmem için onun hiç kullanılmamış mı olması gerekiyor? Bu nasıl bir iş ahlâkı anlamış değilim. O gün basiretim bağlandı bir şeyler oldu ve imzaladım kağıdı. Neyse ki bir şey olmadan elime ulaştı ürünüm. Ama ya olsaydı?
Bu konuyu bloğuma taşımamın nedeni de bu tarz "saçmasapan" uygulamara karşı açık gözlü olunması gerektiğini düşünmemdir. Ben ettim siz etmeyin falan.

Ne kadar iyi bir rakı fanatiğisin?

Yeni haberini aldığım bir kampanya başlamış internette. Fikir ve ödüller gerçekten çok hoşuma gitti benim. "Nedir bu kampanya?" dediğinizi duyar gibiyim. Efendim http://tekirdagfanatikleri.com/ adlı siteye giriyoruz ve kısacık bir üyelik forumu dolduruyoruz ve karşımıza bu sofra çıkıyor. Bize "tekirdağ rakısı", "rakı ve sofra adabı" gibi konularda tam 7 tane soru soruyorlar. Eğer hepsini bilirsek fanatikler sıralamasına giriyoruz ve haftanın birincisi biz olursak...
3 arkadaşımızla birlikte özel bir fasıl kazanıyoruz.
2. mi olduk, o zaman da ajanda ve iki adet özel kadeh kazanıyoruz.
O da olmassa 3.'ye kadeh veriliyor.

Eh bence süper, inat edip 1. olmaya çalışmak lazım bence. Bu fırsat kaçmaz diyor, kampanya için kendi şansımı denemeye devam ediyorum....

Not: Kampanyanın 6 hafta sürdüğünü ve 4. haftasına girildiğini de unutmayalım. Yani fazla zamanımız yok! :)

15 Nisan 2010 Perşembe

DUYGUSALSINIZ TÜRKİYE'M!


Canım memleketimin insanları hakkında söylenen en yaygın sözlerden…”Bizim insanımız merhametli, duygusal..”. Her daim ezilenin, hor görülenin yanındadır benim memleketim. Ha bu iyi bir şey midir kötü bir şey midir bu konuda çeşitli söylentiler var. Benim fikrimse mantıksız duygusallığın aptallığa işaret olduğudur. Bu ülkenin duygularınla oynamak, ”duygularına oynamak” çok kolay mesela. Kontrol edebilmek, inandırmak, yönlendirmek..inanılmaz kolay. Biz hâlâ bizden çok parası olduğunu bildiğimiz halde sırf “görüntüsü” nedeniyle dilenciye para veren ve bu “sektör”ün devamına neden olan bir milletiz. Güçsüzü ve ezileni oynadığında oyunun galibi olman içten bile değil.


Yarışma programlarına bakalım mesela. En yakın örnekler; “yemekteyiz, yetenek sizsiniz”… Beğenmeyip izlemeyenler olabilir ama öğrenmek istedikten sonra “izdivaç” programından bile bir şeyler öğrenebilir insan. Bense yine ve yeniden ülkem insanının ne kadar aptal olduğunu görüyorum izledikçe. Yemekteyiz de mesela adam iğrenç bir insan ve ev sahibi olduğunu halde bir hafta boyunca “ ben Anadolu çocuğuyum” dediği için o yarışmanın birincisi olabiliyor. Sen Anadolu çocuğuysan diğerleri orospu çocuğumu yani!? Neyse bir diğer yarışmaysa “yetenek sizsiniz”. Birbirinden yetenek”siz” insanın toplandığı bir yarışma. İnsanların hâlâ, jimnastik yapan kıza, org çalıp arabesk söyleyen küçük çocuğa, elinde 3-5 şişe döndüren barmene ve de darbuka çalıp çenesine vurarak garip sesler çıkaran insanlara hayranlık duyabildiğini görünce şoklara giriyorum içten içe. Son örnekteki kişiye gelelim… Bu darbuka çalan yarışmacı çoğu insanın bildiği gibi “ama” idi. Darbuka çalıp çeşitli şarkıları kendi versiyonuyla söylüyordu. Peki bu yetenek miydi? “Allah” kelimesini dilinden düşürmeyen, yarışma ilerledikçe egosu şişen, böbürleşen “ama” gencimiz halk tarafından kahraman gibi görülüyordu adeta. Yarışmanın finalinde kıl payıyla kaçırdı birinciliği..Peki bu başaranının nedeni neydi? Tabi ki “ama” olmasıydı. İşte buna kızıyorum ben. Bu ülkenin insanlarından bu yüzden soğuyorum. Sadece eğlence&tv sektöründe değil siyasette de aynı şey oluyor. Bir politikacının başına bir şey gelsin, ya da kendini “ezilen, güçsüz” göstersin anında “ayyy canım yaa yazık” olmuyor mu ülke? Abdullah Gül nasıl cumhurbaşkanı oldu peki? Bi düşünelim bence. Eğitimsizliğin sonucunda geleneklere, göreneklere ve dine sonsuz tapınan bu halkın büyük çoğunluğu, kendine yakın olana her daim “o bizden “ diyecektir. Sonuçları ve “götürüleri” ne olursa olsun. Ey ülkem sen duygusal olmaya devam ettiğin sürece sırtına semer vuranların ardı arkası kesilmeyecek. Ah benim güzel ülkem.

12 Nisan 2010 Pazartesi

HAĞZIRIM HAĞZIRIM!!!

Evet gördüğünüz gibi ışık hızıyla geri döndüm. Bence pek güzel oldu böyle bloğum..Daha iyi yansıtıyor beni daha "olgun" bir nabruk says olmuş öyle dediler bana.Öyle öyle...Bundan sonra daha da güzel olucak her şey....Merhaba :)



TADİLAT NEDENİYLE KAPALIYIZ!

Yepyeni bir içerik ve tasarım için kısa bir süreliğine tadilat modunda girdim efenim.
Kısacık bir aradan sonra tekrar beraberiz.
Nabruk says yeni yüzüyle pek yakında!!

9 Nisan 2010 Cuma

ÇOCUK OLMAK VE TEKNOLOJİ


Sene 1988..kasım 16 akşamüstü saat 17.00 civarı. Bendeniz doğmuşum. Ucundan dibinden yakaladım diye 80leri çok mutlu ve gururluyum aslında belki çok saçma olsa da.80lerin sonu 90ların başı çocuğu olmak gerçekten de lezzetli bir durum. Mükemmel bir dönemde dünyaya gelmiş olduğumuzdan anlatacak, paylaşacak, hatırlayacak çok güzel şeylerimiz var.İnsanlığın, aşkların, çocuk oyunlarının, bayramların, ramazanın, yılbaşlarının..hiçbir şeyin tadının kaçmadığı bir dönemde yetiştik biz.”Nerde o eski bayramlar” diyen bir jenerasyonun sonlarındayız biz. Çocuk oyunlarının körelmediği, sabah çıkıp hava kararana kadar (hatta karardıktan sonra bile) sokaklarda oynadık biz. Akşamları saklambaç oynamak çok zevkli oluyordu mahallede. Arkadaşlar arası mücadeleler de yok değildi hani. Kötü arkadaşlıklarım oldu aslında, ama yaşadığım güzel çocukluğumun yanında bir hiçti onlar…Ebe tura bir ki üç oynardık. Lastik oynardık, evcilik oynar, aldığımız bütün abur cuburları hemen yer oyunu bitirirdik, sonra kendimize uyuz olurduk. Erkekler top oynardı, misket oynardı, tasolarla ve futbolcu kartlarınla oynarlardı. Kızları bizim bahçeye doldururum, sevmediklerimi almazdım bahçeye, üzülürler, içeride neler yaptığımızı merak ederlerdi.Hani nasıl topun sahibi insan söz sahibi olur ya ben de bahçesi olan kız olarak mahallenin demirbaşıydım. Sonra arkadaşlarımla aram bozuldu. Mahallede hiç akranım kalmamıştı. Ben de öğretmenliğe heveslendim. Kocamaaaan bir yazı tahtası uydurdum kendime bi masanın parçasından. Bir sürü tebeşir aldım, sınıf listesi yaptım ve mahallenin küçük kızlarına öğretmenlik yapmaya başladım. Bildiğin öğretmendin ama, sınıf listem, cetvelim her şeyim vardı.Bildiğin okul sisteminde işliyordu dersler. Veliler de pek memnundu bu durumdan.Gel zaman git zaman biz büyüdük ve kirlendi dünya…desem aslında o kadar da geyik olmaz bence.Yine aynı mahallede aynı bahçeli evde yaşıyorum ben, o küçük kızlar büyüdü serpildi ben de koca hatun oldum. Hala her dışarı çıktığımda “pelin abla pelin abla” diye seslenirler bana, “pelin abla çok şıksın, pelin abla saçın çok güzel olmuş, pelin abla gitarın ne renk?” hala seviyorlar pelin ablalarını…



Asıl konuya gelemedim bir türlü şimdi fark ettim, bu yazıyı yazmamın sebebiyse dün birkaç sokak ötede yürürken gördüğüm misket oynayan çocuklardı. Bi mutlu oldum bi heyecanlandım, az kalsın bozuyordum misketlerini de hopladım son anda çıktım dalgınlıktan. Dedim “çocukluk ölmemiş”. Çünkü bakıyoruz şöyle bir şu anki çocuklara, yaptıklarına, bildikleri oyunlara, bilgisayar odak noktaları olmuş. Oyuncakları sadece bebeklik aşamasında kullanır olmuşlar. Robotlaşmışlar. Artık mahallemize dönen salıncak arabası gelmiyor, macuncu amca da gelmiyor. En çok ilgi gören şeyse tabiî ki futbol. Onun dışında çocuklar çocuk gibi değiller. Hani “büyümüş de küçülmüş.” lafı vardır ya ben nefret ediyorum o cümleden. Ne gerek var yani, çocuk gibi davran sen zaten büyüyünce istesen de istemesen de hayatın sorumluluğu altına gireceksin, acele etme büyümek için. Neyse bu yazıyı hiçbir çocuk okumayacağı için ben sadece içimi rahatlatmış oldum sanırım.




Şimdi soruyorum.Çocukluk öldü mü sizce de?







8 Nisan 2010 Perşembe

Pozitif tv'nin yeni projesi Men E Men yayında!!


Pozitif tv'nin yeni projesi men-e-men uzun uğraşlar ve çabalar sonucu izleyicilerle buluştu.Bu projede, "yarar holding" bünyesindeki bir call center'da çalışan iki yakın arkadaşın yaşadıkları anlatılıyor. Murat Karakaş ve Genco Çağlar'ın oynadığı Men-e-Men'de yönetmenliği Özge Bürkev, senaristliği Aslı Aker ve Genco Çağlar, kurguyu bendeniz Pelin İpçioğlu ve müziği de Zardanadam üstlenmiş bulunuyor. İnternet televizyoncuğunun yeni yeni filizlenmekte olduğu şu dönemde pozitif tv çok fazla örneğini göremeyeceğimiz bu çalışmasıyla sizlerin ilgisini ve desteğini bekliyor. Hızlı bir başlangıç yaparak 3 bölüm birden yayınlanan men-e-men'i aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

www.pozitiftv.com

Men e men'in facebook hayran sayfası;

www.facebook.com/pages/Menemen/105834612787966?ref=ts

Feedfriend sayfası ;

http://friendfeed.com/menementv


İlginiz ve desteğiniz için şimdiden teşekkürler....
:)

21 Mart 2010 Pazar

YOK SANA

Keyifli bir pazar günü. Hiçbir şey canımı sıkamaz heralde.Canınızı sıkma ihtimali olan insanlara ve durumlara koca bir nah çekiyorum.Siz de bunu yapın.NAH CANIMI SIKARSINIZ.




18 Mart 2010 Perşembe

kendini tenkit et!

Kendine söz geçiremediğin zamanlar olmuştur eminim.Başın götün ayrı oynuyordur. Düşünmeden hareket ettiğin, arada farkında vardığın ama yine de devam ettiğin hareketler vardır elbet kandırma bizi. İşte insan bu durumlarda kendi kendini tenkit edebilmeli, bunun için bir şeyler yapabilmeli bence. Mesela ben sapıtıyorum bu aralar, garip garip düşünceler geliyor aklıma..HALLENİYORUM. Kendime bir yol buldum ben. Herkes kendine sahip çıksın, akıllı olsun..en azından bunun için uğraşsın diye sizle paylaşıyorum.Şimdi aç bi tane word dosyası kendine...ister kötü özelliklerini ve hatalarını, aaama bence... yapman gerekenleri ve kendine aşılaman gerekenleri en büyük puntoda yazmaya başla.Yaz yaz üşenme sayfalarca yaz.Sonra başa git aşağıya kadar yine üşenmeden okumaya başla.Rengini KIRMIZI yaparsan senin için daha uyarıcı olur.Gayet basit ve istikrarlı olursan güzel bir yöntem.
Çünkü insanlar her zaman sana destek olamaz, her zaman saçmalamanı engelleyemezler.Kendi kendini gaza getirmen ve güçlü kalman gerekiyor.E en nihayetinde şu naciz bedenin ve ruhundan sen sorumlusun ÇABUK TOPARLAN!
















örn; tenkit içerikli word sayfası (temsili)

Tedavide başarılar dilerim efenim.












Bu arada alakasız ama şu mor koltuk benim olsa ne güzel olurdu lan.


10 Mart 2010 Çarşamba

İçimdeki Savaş

Oda sıcaklığına bırakılmış bir kalp var masada

Benimse sol tarafımda kocaman bir boşluk..

Gerisin geriye koyamıyorum, artık eskisi gibi değil

Çürümeye yüz tutmuş kalbim.


Çaresizliğin ne olduğunu şimdi anlıyorum

Bildiğimi sanıyormuşum bunca zaman

Aynaya baktığımda güçsüz bir ben görüyorum.

Buğusunu silmeden her şey netleşmeden kaçıyorum hemen oradan.


Düşüncükçe büyüyor sorular kafamın içinde

Düşünmesem yok olacaklarmış gibi sanki

Kendimi suçluyorum yine

İçimdeki savaş yine kendimleymiş anlıyorum.


Mutluluk ihtimalini artık kurmuyorum hayallerimde

En az mutsuz olmanın yollarını arar olmuşum

Kırılmamanın çarelerini sorar olmuşum

Kendi kendimi yiyip bitiyormuşum..


Artık perdeleri açmaz olmuşum

Karanlık düşlerime yetmiyormuş güneş

Ben de vazgeçmişim uğraşmaktan

Karanlıkta kendimle kalmışım zavallıca.

İçimdeki şizofrene inat bir umut besliyor kalbim

Akılların alamayacağı sabrı gösteriyorum hayata

Kendimi tanıyamıyorum, inanamıyorum

Bunun oyunun adı mutsuzluksa ben galiba başroldeyim.

sözlük

Hüzünlerin ortasındayken ben


Ben konuşuyorsam, anlaşılmak istiyorumdur, anlatamıyorumdur
Ben gülüyorsam gerçekten mutluyum demektir
Ben gözlerine bakmıyorsam, uzak kalmak istiyorumdur senden
Ben bağırıyorsam, isyan ediyorumdur, çabalıyorumdur
Ben ağlıyorsam kalbim gerçekten acımıştır, korkuyorumdur daha fazlasından
Ve ben susuyorsam artık kelimeler tükenmiştir, söylenecek söz kalmamıştır
Ben dalıyorsam uzaklara, kararsızımdır, endişeliyimdir gelecek adına
Ben düşünüyorsam uzun uzun hep çözüm aramak içindir emin ol
Ben düşünmeden ağzıma geleni söylüyorsam içim dışım bir demektir, tutamam
Ben özlüyorsam seni demektir ki her gün hayalinde uyuyorum
Ben susuyorsam ve ben yazıyorsam hislerimi satırlara
Anla ki senle ben çok ayrı kafalarda…
Anla ki başaramıyorum bana seni, seni sana anlatmayı…
Yapamıyorum fazlasını satırlara ağlamaktan başka.

4 Mart 2010 Perşembe

İNSAN ÜZMEK…

Çok kolay bir şey insan üzmek. Parmak şaklatmak kadar kolay hem de. Birisini üzmek mi istiyorsunuz? Hoşlanmadığı şeyi yapın olsun bitsin, siz de keyifle olanı biteni izleyin. Şeytan mısınız siz kardeşim yapmayın öyle şeyler. Ama yapanlar var bak, görüyorum ben. Hem geçiyo ki elinize anlamıyorum. Üzdün, kırdın, incittin eee noldu sonra? Nedir bunun bir ileriki seviyesi? Heee bir de üzdüğünüz kişi sevdiğinizse o zaman tam bi bulmaca. Neden ki yani anlamadım neden yapar bunu bir insan? Çok mu zevkli bir şey ben de mi denesem diyorum bunu? Sevdiğini nasıl üzer insan ya da üzdüğünü kişinin onu daha ne kadar sevmesini bekler ki? Enteresan sorular bunlar. Çok çirkin hareketler bunlar.

28 Şubat 2010 Pazar

Efe - Mini Mall (ısrarla paylaşıyorum)

video


Bence çok başarılı ya animasyonlar olsun sözler olsun müzik olsun.
Tekrar tekrar paylaşıyorum hıh.

7 Şubat 2010 Pazar

AMU (Ad-Meslek Uyumu)

Bazen saçma şeylere takılıyorum evet. Ama bu seferki takıntı değil de bir sanılgı olabilir evet.
Konuya gelirsek artık, hani böle bazı isimler vardır, sahibinin yaptığını işle acayip uyum sağlar. Başka bir ismi olsaydı o mesleği yapmazdı gibine gelir. Gibime gelir daha doğrusu.
Mesela bir Osman Sınav'ı manav olarak düşünemem, ya da bir Hülya Avşar'ı terzi olarak göremem ben. Okan Bayülgen'in muhasebeci olduğunu ya da...
O isimler o işler için yaratımış diye düşünürüm, sonra kafayı yediğimi düşünürüm.
Sıra kendime gelir sonra, "bir Pelin İpçioğlu'ndan ne olur lan?" diye sorarım kendime. Sonra "bir bok olmaz lan" der karamsarlığa düşerim.
Aslında yönetmenliğe yakışır bi adım var lan. Düşün bi roll caption'da YÖNETMEN PELİN İPÇİOĞLU falan.Ayy heyecan yaptım. Aslında sonu "oğlu" ile biten soyadlarını şanssız buluyorum ben. Fazla özel ve akılda kalıcı değiller bence. Ama benimki öyle değil lan. Bi kere adımla soyadım arasında ulama var, yani akıcı oluyor bayaa(bkz. peli nipçioğlu).Tamam daha fazla saçmalamadan gidiyorum by.