aşka dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşka dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2011 Cumartesi

aaaa senin sevgilin yok muuuu?????


Uzun zamandır bloğumla ilgilenmemenin utancı ve özlemi içerisinde olduğumu bildirmek istiyorum öncelikle.

Böyle tam boşluklar içerisindeyken bir de üstüne endişeler eklenince hoş geldin şehr-i depresyon!

Tam bir abazan gibi davranıyorum yazacakken vazgeçiyorum. Şirketin temizlikçisinden, akrabalara, sevgililerimin erkek arkadaşlarına kadar herkes biliyor sevgilim olmadığını. Bunu bile bile beni her görüşlerinde “ee aşk hayatın nasıl kehh kehh” demeyi de unutmuyorlar ama. Ulan biri mi işe yaramaz yahu, artık haykırıyorum bir işe yarayın, kurtarın beni bu ıssız kadınlık müessesesinden! Ama yok, herkesin keyfi tıkırında gidiyor.

“şşiştt bana kız ayarlasana” diyen kankiler neden sen yalnızken ortalıklarda gözükmez. Yokk her şey tek taraflı dimi? Götümü yiyin lan.

Eski sevgilinin yenilikten çıkmış, yıllanmış sevgilisine bakmayı bile bırakıyorsun bir süreden sonra, hayır zaten güzel falan değil de, o bile oyalayamıyor artık seni.

Şimdi bir de öyle bir şirketteyim ki anam sanırsın kadınlar matinesi. Yemin ederim televizyon sektörünü kadınlar ele geçirmiş diyebiliriz. Erkek vücudunda olanlar da gay! İç-dış erkek olanlar da yavşak. Her gördüğü kızla gırgır şamata, cıvıklıklar… Hani diyorsun şu kocaman dünyada hiç mi düzgün adam çıkmaz insanın karşısına “heh evlenip çocuk doğuracağım adam bu” diyebileceğin. Yok şekerim yok.

Uzun süreli yalnızlıkların şöyle bir dezavantajı var, Kibariye’nin annesi bile olsan daha bir seçici oluyorsun herkese bir kulp takmalar, armudun sapı üzümün çöpü falan haspam. Bir zaman sonra takılan kulplar gerçek mi yoksa yalnızlıktan sıyırmış beynin uydurmaları mı ayırt edemiyorsun.

Yalnız ben de şöyle bir şey var ki bu beni gerçek bir abazandan ayıran tek fark: etrafıma bakmıyorum, beğendiğim karşı cinsi gözlerimle kuşbaşı yapmıyorum hatta yürürken kafamda hayali bir at gözlüğü varmışçasına görmüyorum. Yanımdan Mehmet Günsür geçse ruhum duymaz. Ya da diyelim biri geldi yanıma espri falan yapıyor, ben hemen flört moduna geçmemek için –ama istemsizce- olay yerinden uzaklaşıyorum. Yani bir delikanlı gelse yazsa ben direk kaçışıcam. Kaçışmak benim tarzım. İyice içime gömüldüm, köyden şehre inmiş Kezbanlara döndüm. Zaten bir ilişkiye başlasam –ki bu zor- nasıl davranacağımı bilmiyorum sanırım. İlişkilere dair deneyimlerim ve bildiklerim sıfırlandı adeta. Liseli ergen triplerine girip ilişkiyi sıçıp batırabilme ihtimalim de var yani. Bisiklete binmek gibi olmasa öpüşmeyi bile unutmuş olabilirdim.

En yakın arkadaşlarımdan biri: “Seninle birlikte olacak erkeğin haline acıyorum şimdiden.” Bunu ne niyetle söylediği biraz muallak.

GELECEKTEKİ SEVGİLİYE MEKTUP: Her neredeysen çabuk ol lan aşkım!

3 Nisan 2011 Pazar

BİR AŞKKOLİĞİN İŞKOLİK OLMA HİKAYESİ


Selamlarrrr. Uzun zamandır görüşemiyorduk sanırım. Merak etmeyin yaşıyorum. Malumunuzdur işsiz güçsüz ve bu yüzden de bıkmış bir hatun olarak gezdim onca zaman. Sonra şansım döndü. Saygın ve köklü bir şirkette çalışmaya başladım. Çok gariptir ki saçmasapan şeyleri özlemeye başladım o iş yoğunluğunun içine girdikçe. Evimi, ailemi özlüyordum. Bu gece annemle uyusam diyordum. Semt pazarına çıkmayı özlüyordum. Arkadaşlarımla vakit geçirmeyi… Sonra dedim paralı ve zamansız olmak mı yoksa zamanlı ama parasız olmak mı? Açıkçası hala hangisinin daha “huzurlu” olduğuna karar verebilmiş değilim. Arkadaşlarım isyanlarda “yaşıyor musun?” deyip duruyorlar… Benimse yapacak hiçbir şeyim yok.

Çevremden uzaklaşmanın yanı sıra aşk denilen şeyden de oldukça uzaklaştığımı farkettim. Kendimi insanlara, aşka kapamışım resmen. “Kariyer yapıcam uleeen” diyerek geziniyorum ortalıkta. Bu kez pek bi afilli yalnızlık anlayacağınız…

Not: Kameramanlar çok zampara oluyorlar.

22 Ağustos 2010 Pazar

Kırmızı Gözlü Kadın ve Hallenmeleri

Sol gözümün akı olmuş kıpkırmızı. Dudağımdaysa kocaman şiş(halk arasında uçuk) adeta küçük Pelin olmuş gayette yerleşik hayata geçmiş duruyor. Belimde yine titreşimli kemerim “tembel işi spor” yapıyorum. Böyle bir sağlıksız, bir halsiz, bir bezgin hissediyorum kendimi.

Kafamda fikirler dolanıp duruyor. Korkuyorum giriştiğim işi batırırım diye ama her şey güzel giderken resmen naz yapıyorum kıllanarak. Güzel güzel, olumlu olumlu mailler bekliyorum. Olumsuzları görmezden geliyorum.

Sonra aklıma yine “limon” düşüyor. Ulan diyorum tam kafamdaki standartlara uygun biriymiş aslında o. Sadece yalnış kişide vücut bulmuş. Sonra içimdeki şımarık piç “banane yaa onu istiyordum ben” diyor. Bense ona “dönüşte alırız” diyorum. İnsanın istediği şeyi başaramaması, elde etmek istediği şeyi veya adamı ağına düşürememiş olması ve bunu kabullenme süreci inanılmaz trajedi. Baksanıza hala etkileri sürüyor.

Hani diyorum neyse ki koca bir yazı bomboş geçirmedim, tatlı bir heyecan yaşadım en azından falan. Ne tatlı heyecanı bildiğin bungee jumping tadında adrenalin yaşadım. Yılın “cesur ve güzelcene aşık” ödülünü almaya hak bile kazandım halk(arkadaşlar) arasında. İyi oldu iyi, boş durmaktan iyidir platonik olmak.

Kırmızı sol gözüm acıyor. Sol yanımsa hafif çatlak, sızıntı yapıyor mideme doğru, ekşitiyor, ağrıtıyor, şu hafif serinlemiş yaz gecelerinde üşümeme yol açıyor.

29 Temmuz 2010 Perşembe

İçimdekiler....

İçimde hâlâ saçmasapan olduğunu düşündüğüm umutlar…

Kalbim inciniyor ve ben devam ettikçe incinmeye devam edeceğini de biliyorum.

Ama nasıl bir deliliktir zevk alıyorum bundan
Ama artık bitsin bu belirsizlik, kesinleşsin de istiyorum

Kimi dostlar “görmüyor musun her şey ortada?!” deyip kızıyor bana, mücadele etmemem gerektiğini belirten nasihatler veriyorlar.

Kimisiyse “vaz mı geçeceksin şimdi? O kadar inat ettin, çabaladın, savaştın kendinle, şimdi cayacak mısın?” diye çıkışıyor.

İçimden “keşke bu derece savaş vermem gerekecek kadar zor olmasaydı, ben ister miydim, ben mi seçtim bu kadar sancılı bir hikayeyi?” demiyor muyum sanıyorlar bilmiyorum ki.

Zor ve büyük ihtimalle imkansız bir hikaye geldi ve “beni oku” dedi.

Olumlu düşünmek isterken, daha fazla acı çekmemek için “hep” kötü ihtimaller düşünerek, insanları ve kendimi buna alıştırarak yaşamak aslında ne kadar acıdır bir fikri var mı kimsenin?
Ne kadar acı çektiğimin…

Her sessizlikte, her boşlukta mideme giren o sancıdan…

Kalbime saplanmış olan o tarifi imkansız endişeyle ve korkuyla karışık heyecandan….

Haberi var mı kimsenin?
En detayıyla anlatsam da kimsenin anlayamayacağı, benim artık insanları sıkacağımı düşündüğümden sessizliğe boğulmalarım….bunu hızlandırmak için kendini ortaya atan gözyaşlarım….

Ya onlardan haberiniz var mı?

Kahkahalarımın arkasında ağlayan başka bir benden…

Peki ondan haberiniz var mı?

…..

Sanırım artık var.

13 Temmuz 2010 Salı

Aşkın Çekirdeği




Bendenizden aşk adına amatör bir şiir dinletisi :)

~~~~~~~~~~~~~~~~
Aşk…hep bi kovalamaca
Hep bi mücadele
Aşık olmak mı zor
Yoksa aşkı yaşamak mı?
Diyorum kendi kendime bazen
Her hangi bir cevap bulamıyorum
Ne yapmalı
Kaçıp saklanan mı olmalı
Yoksa kovalayan ve yorulan mı?


Neden seven insan aşkı için kovalamak zorunda kalır
Onu da anlamıyorum aslında
Ya kendini kaçmak zorunda hisseden..
Neden gizler duygularını
aşk yaşandıkça güzelleşmez mi, renk bulmaz mı


Aşk mücadeleye dönüştüğünde mi zevk verir insana?
İşte bundan hiç emin değilim.
Aşkı zevkli kılan çektirdiği ızdırabı mı yoksa?
Izdırapsız aşk mümkün mü?
Keşke mümkün olsa…..


Keşke aşk daha dengeli bir duygu olsa
Keşke verdiği mutluluk da acı da eşit olsa
Keşke biri aşkın altında ezilirken diğeri de en azından bunun farkında olsa
Keşke aşk biraz daha adil olsa....

8 Temmuz 2010 Perşembe

Dramatik Filmlerin Unutulmaz Yönetmeni



“Bu gece son, bu kapından son kez çıkıp yine kendimi vuracağım yollara, kimbilir kaç kere ıslanacak yüzüm, elimi tut…..”


…demek istemiyorum, bunu söyleyecek duruma gelirsem korkarım gözyaşlarım eşlik edecekler bana, gözyaşlarım değil de sen etsen ya?:/

Kötü sonlar yazıyorum hep kendime. Kötü, siyah ihtimaller sıkıştırıyorum pembe hayallerimin arasına. Her güzel şeyin içinde bir kötülük görüyorum. Kötülere alışıyorum. İçimde kıpır kıpır olmamı sağlayan, heyecan verici her şey hayal kırıklıklarınla bitiyor çünkü. Sevincimi ve umudumu herkesle paylaşıyorum çünkü. Çok anlatıyorum ama çok. Henüz ortada bir şey yokken hem de, çok kolay mutlu oluyorum ve çok kolay gaza geliyorum. “Dur bakalım yahu ne olur ne olmaz” anlayışı hayatımda yok benim. İnsanların yorumlarına açım resmen. Belki de bu yüzdendir başarısızlıklarımın nedeni. O yüzden artık hep bir hayal kırıklığı beklemelerindeyim.

Hem her şey benim elimde değil ki! “Üzülme! İstediğin bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağından ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.” demiş Mevlana. Ah ne güzel demiş. Ama hep de böyle mi olur ki? O kadar geçerli midir bu inanış? Kendime boşuna mı kızıyorum yaşadığım hayal kırıklıklarında?


Bu cumartesi benim için bazı şeylerin sonu demek… İnsanın ağzına sıçan “umut” dediğimiz şeyden kurtulacağımın günüdür çünkü. Belki de tam tersi. Ama ne dedim; “kötü sonlar yazıyorum hep kendime.” Şimdi biri çıkıp bana “olumsuz düşünürsen olumsuz gider her şey” demesin kafa göz dalarım valla!
Olumlu olmayı da denedim çünkü, başarısız olduğum yöntemleri biliyorum. Ehh en azından ne yapmamam gerektiğini öğreniyorum. Kimbilir belki sonunda doğru yolu bulurum, tuttururum dikişi ne dersiniz?


Ama n’olur bu sefer istediğim olsun, nolur be. 3 haftadır çektiğim çile midir dert midir nedir bilmiyorum. İsim koyamıyorum korkuyorum. Herkese anlatıyorum, herkesi dinliyorum, notlar çıkarıyorum, dersler çıkarıyorum. Artık şöyle güzel bir not alayım diyorum hea? Bak uzun zamandır hazırlanıyorum, kaç kez girdim de geçemedim, bu sefer olsun be?

28 Haziran 2010 Pazartesi

AŞK HİÇ BİTER Mİ?!

Cevabı HAYIR! Bunu bilir bunu söylerim ben. “Aşk diye bir şey yok, benim için aşk bitmiştir, aşık olamıyorum, aşık olmıcam!!”…bunların hepsi safsata. İstediğimiz kadar kırılalım, incinelim, hayal kırıklıkları yaşayalım, sürünelim, vazgeçelim, tövbe edelim… Hiçbir zaman aşk bitmez. Aşk bizim hep içimizde varolan tomurcuklar çünkü. Sulandığında sevgiye, alışkanlığa, bağlılığa dönüşen tomurcuklar.
İstediğimiz kadar istemeyelim, inkâr edelim varlıklarını, onlar hep içimizde bir yerde, doğru zaman ve doğru yerde, doğru insanların sırası geldiğinde kıpırdanıp, toprağın yüzeyine çıkmak için bekliyorlar. "Bu insan bir şeyler yapsa da artık hareketlensek kuruduk kaldık canım burda aaa" diyorlar. Onlar bunları söylerken aslında biz de yalnızlıktan sıkılmış oluyoruz. Yalnızlığımızdan memnunken de sessizce ve derinlerde bizi bekliyorlar. En ufak bir açıkta hemen büyümeye çalışmaları var ki hiç sormayın. Yapacak hiçbir şey yok.
Evet AŞK HEP VAR ve hiçbir zaman değişmeyecek bu. Bazı durumlarda sadece filiz olabiliyorlar, bazense minik bir ağaç, şartlar uygunsa koca bir çınar. Zor ama olabiliyor bu. Aşk hep aynı, hep olduğu yerde, değişen şeylerse, yaşanıldığı zaman, yer ve kişiler. Başka şehirler, başka zamanlar, başka adamlar, sarışın, esmer, kumral, odun veya romantik, insan veya hayvan, sempatik ya da karizmatik…Aşka asla ve asla çamur atmayın. Ortada yanlış bir şeyler varsa bu ya sizde ya da zaman/yer/adam üçlüsüne aittir unutmayın.


13 Haziran 2010 Pazar

Bu mevsimde yalnız mı olunur?!!


Yaavv kardeşim bu hava da yalnız mı olunur? Çiçekler böcekler, etrafta püfür püfür giyinmiş kızlar, şortlu mortlu erkekler...kelebekler falan.
Etrafta "bu mevsimde yalnızım ulan" diyen bir dünya insanın olması bu entrymin sebeplerindendir. Böyle alıp sevgilini sokaklara koşucaksın, yeşilliğe, maviye, kalabalıklara boğucaksın kendini. Abi sokağa çıkıyorsun, böyle sanki pc oyunundamışsın gibi sürekli karşına aşk pıtırcıkları çıkıyor. Her seferinde insanın içine bi kızgınlık, bir hırs doluyor. Görmemeye çalışıyorsun falan. Yollarda öpüşmeler, sarmaş dolaş haller. Olan var olmayan var, belki ben sizi öyle görüp aşericem, belki o öptüğün adamı canım çekicek. Niye yapıyorsun bunu, niye deşifre ediyorsun özelini? Yazık değil mi? Cidden ama bu mevsimde insanlara yalnızlığı hiç yakıştırmıyorum ve sanırım "yaz aşkı" dediğimiz kavram da bundan dolayı ortaya çıkmış. Mantıklı olabilir. Olmayadabilir.

Evet son olarak da artık bu klipteki çocuk gibi olucam sanırım, önüme çıkan her çifti parçalayasım var.
İzliyoruzzz.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Şahsıma münhasır aşk paydaları...

Aşk bir zehir, bir uyuşturucu.Yavaş yavaş bedeni, benliği, zihni her şeyi ele geçiren bir virüs. Başlangıçta hep güzel hayaller görmeni sağlayan, dozu arttırdığında enteresan bir melankoliye ve paranoyaya sürüklenmeni sağlayan bir şeytan vesvesesi.Ama aşk iyidir, yaşadığını hissetirir, seni belki de hiç ummadığın davranışlara sürükler, kendini tanıyamassın. Kimse seni tanıyamaz.
Mutluluğunu da, endişelerini de, kıskançlıklarını da, kızgınlıklarını da, öfkelerini de hep en uçlarda yaşarsın.
O'na karşı hep olduğundan daha ılımlı ve anlayışlı olmaya çalışırsın ama beceremezsin de çoğu zaman, zaten farkında da değilsindir naptığının.
Çabalarsın daha iyisi için, yeri gelir o'nun adına da düşünür taşınırsın.
Sürekli sevgini göstermek istersin, bunu çok ilginç şekillerde anlatabilmek adına beynin bir makine gibi çalışır durur. O kadar çok düşünürsün ki sadece düşündüğünü ve aslında hiçbir şey yapmadığını farkedersin bir süre sonra, sonradan akıllanırsın.Sahiplenirsin, kendini o'na ait hissedersin, ama garip bir çekinme duygusu da vardır içinde, belki de hep olacak, aşkı tatlı kılan bir mesafe...bir utanma..bir arlanma.
Alışverişe çıkarsın, bi bakarsın kendine değil o'na bir şeyler bakıyorsundur.
Kendinle ilgili şeyler hakkında iki kişilik düşünmeye başlarsın...
Özlersin çok, hele yalnızken, hele uyurken.Nasıl da yanında ararsın ama...
Gözlerin dolar o'nu düşünürken, abartıp ağlarsın, tutamazsın.
Merak edersin, telaş edersin, endişe edersin, "sıkıyor muyum acaba?" dersin, az biraz geri çekersin kaplumbağa gibi kendini.
Sevgini çok fazla gösterdiğini düşünür bazen "o beni daha mı az seviyor, abartıyor muyum?" dersin kendine. Yine çekilmece...
O'na olan özlemin arttıkça daha da sinirli bir insana dönüşürsün. O'nu görünce anında pamuk gibi olursun.
Ağzından çıkacak iki güzel söz için gözlerinin içine bakarsın, düşersin, boğulursun, kaybolursun. Yine "o" tutup çıkarır seni elinden.
O'nu düşünmekten uyuyamaz sabahı sabah edersin.
Sahiplendikçe daha da korkarsın kaybetmekten...sonra tependeki kara bulutları savuşturursun pespembe hayallerinle...
Daha çok düşünürsün, anlayabilmek için beyninin sınırlarını zorlarsın.
Sakin biri olmayı öğrenirsin.
Özlemeyi öğrenirsin.
Sabrı,
Fedakarlığı,
Sevmeyi,
Sevilmeyi,
Empati yapmayı,
İnce düşünmeyi,
Sevgili olmayı,
İki kişilik yaşamayı,
Öğrenmeyi,


...öğrenirsin.
Öğreniyorum.

20 Ekim 2009 Salı

Eğer...

O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse...
elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse,
kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız...
O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa,
nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde bugün sizin gününüz!..
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

CAN DÜNDAR

Ve şiiri o'nun ağzından dinlemek isteyenler için.

Sevdiğim adam'a gitsin....

1 Temmuz 2009 Çarşamba

i'm in love dostlar...


Bütün sevgi tomurcuklarımı toplayıp bir kutuya koydum sonra kutuyu gözlerim kapalı ona verdim.
Çok seviyorum.

11 Haziran 2009 Perşembe

aptallığın adı ne zaman aşk oldu?

işimize gelmeyen düşünceleri, nedenleri, engelleri nasıl da bilinçaltına atıyoruz
ama...
aptallığımızı nasıl da örtbas ediyoruz "aşk" denen şeyle.
o kadar olumlu insanlarız ki hep iyi şeyleri düşünüp, mutlu sevgi pıtırcıkları
oluveriyoruz, evet tam anlamıyla bunu yapıyoruz.
her kötü şeyin her pisliğin üstünü bahanelerle örtürüyor...ama..larımız eksik
olmuyor olumsuzlukların peşinden...
UYANIN ARTIK.dünyada yaşıyorsunuz, insanlarla yaşıyorsunuz.
hani o egoizmin kölesi olmuş insanlarla...
kendisi için hangisi iyi olacaksa başkalarını düşünmeden ona göre hareket eden,
ona göre seçim yapan mahlukatlarla...
siz ZAMAN deyin KARARSIZ deyin, GEÇECEK deyin, geçmeyecek...ve "sonunda" dediğin an,
insan denen yaratık, kendini yeterince tatmin etmiş ve yeni maceralar aramak üzre çoktan yol almış olacak
ve sen de hoş bir anı olarak kalacaksın.
DÜNYADA yaşıyorsun!
unutma.

10 Haziran 2009 Çarşamba

1 kadın 1 erkek

Kadın; Ağlar
Erkek; Bakar
Kadın; Duyar
Erkek; Duymaz
Kadın; Sorar
Erkek; Susar
Kadın; Gider
Erkek; İçer.
..

8 Haziran 2009 Pazartesi

Yakarsam biter...

Adam: Mektubumu almışsınız...
Kadın: 25 yıl...neden yazdığınız zaman vermediniz?
Adam: Bir defasında taksideyim, şöforün elinde sigara öyle yakmadan tutuyor."Tiryakiyim" deyince, "neden yakmıyorsunuz?" diye sordum, "yakarsam biter.." demişti.
Kadın: Yakmaktan, bitmesinden korkmuyorsunuz artık?
Adam: Artık sadece geç kalmaktan korkuyorum...

22 Ocak 2009 Perşembe

just add water



sade bir aşk...
içinde aşkımlar, bebeğimler, cicimler olmayanından
dupduru olsun, şeffaf olsun
karşındakini iyi biliyor olacaksın
neye ne tepki verir bileceksin
birbirinize açık ve dobra olmalısınız
kabalıktan uzak bir dobralık olmalı bu
ne istediğinizi ne yaptığınızı bilmelisiniz
en önemlisi birbirinize saygılı olmalısınız
anlayışlı...
onun için önemli olan şeyleri bilmelisiniz
ve her ne kadar onaylamasanda saygı duymalısınız
sevgililer ilişkiyi canlı tutmak adına
kırk takla atmamalı mesela
her daim lezzetli olmalı aşk
her vedalaşmada tadı damağında kalmalı
ısınmak için değil ısıtmak için sarılmalısın
ve o da öyle olmalı zaten
hiç tereddüt etmeden tamamlamalılar birbirlerini
hiç şüphelenmeden.
arkanı döndüğünde bilmelisin onun ne yaptığını
ve zaten ne yapıyor diye düşünmemelisin
nasıl? diye merak etmelisin.
her gözünün içine baktığında "tamam bu o" demelisin
her seferinde daha da emin olmalısın
ama emin olmak için test etmemelisin onun aşkını
ne yaptığını
ne yapmadığını
ne istediğini bilerek yaşamalısın.
görerek.
sade ve sessizce
aşkını ilan etmenin gerekmediğini bilirsin
o'nu yaşamanın tadına varmakla geçirirsin zamanını
saygıyı, sevgiyi ve doğallığı öldürmeden
köklerini sarsmadan
her daim sulayarak yaşatmak gerek.

26 Kasım 2008 Çarşamba

ıssız adam ve hatırlattığı hissizlikler. . .


çok konuşuldu, çok beğenildi, çok ağlattı insanları...
gittim ben de...
izledim...
ağladım...bolca hem de.

ağlarken neden ağladığımı düşündüm.
sadece hikayeye, karakterlere ağlıyordum diğer insanların aksine.
diğerleri, filmde kendi geçmişleri, eski ve belki de istemeden yaşamak zorunda kaldıkları
ayrılıkları hatırladılar ve ağladılar...
kimbilir vardır belki benim gibiler de...
benim gibi duyguları sönük, geçmişini ve geçmişindekileri zerre kadar özlemeyen
duygusuz gözyaşı döken...
sıcacık gözyaşlarının ardında buz gibi bir kalp barındıran.

keşke içine kalbimin atıp buzlarını çözdürebileceğim bir mikrodalga fırın olsaydı...
tekrar sızlayabilse...acı çekebilse...heyecanlansa.

ööfff hadi.
duygularımı geri istiyorum.

18 Mart 2008 Salı



Bu aralar kabuğumdayım.Ruhumu dinlendiriyorum,yalanlar,oynanan roller,sahtekarlık yordu beni.naylon yüzlerden,sahte gülücükler görmek ürkütttü,sahte ruhlar,sahte dudaklar,sahte sözler....hayır hayır bu aralar dinlenmeliyim...kısacası bu aralar;


Aşka İhtiyacım Yok Benim...